Anasayfa arrow Sitenin Bütün Başlıkları-İçerikleri arrow Ahmet OLGUN'un yazıları
Ahmet OLGUN'un yazıları Yazdır E-posta
Yazar Selahattin ALTAŞ   
Cuma, 12 Eylül 2008
       

        Ahmet  OLGUN’un   yazmış olduğu DİKEN ÜZÜMÜ kitabının içinde yer alan öykülerden bazılarını bu sitemizde yayınlayacağız. Okumaktan mutlu olanlar aşağıda belirttiğimiz adresten isteyebilirler.Bize sorarsanız tavsiye ederiz.

Ahmet OLGUN

İlköğretim Müfettişi/Antalya

Tl:0505.758 29 14

        Kitapta yayınlanan öykülerin içinde şiirlere de yer verilmiş.Önce bu kitaba adını verdiği öykü içinde geçen  DİKEN ÜZÜMÜ öyküsü içindeki şiiri yayınlıyoruz.

       

DİKEN ÜZÜMÜ

        Yüzünün  benine benzersin

        Ne güzelsin,diken üzümü

        Derelerde , gölde bitersin

        Ne tatlısın  ,diken üzümü.

                Renklerin  benziyor kömüre 

                Tadın değer ki bir ömüre

                Yanında kalayım ha bire

                 Doyulmaz ki  ,diken üzümü

        Kolların upuzun saç gibi,

        Yapraklar  açılmış taç gibi

        Dikenlerin sivri uç gibi

Elime batar  ,diken üzümü

        Tadın damaklarda duruyor.

        Ham olanlar ağzı buruyor.

        Kollar  üzümünü sarıyor.

        El değmez ki, diken üzümü.

 Rengin yetişince morarsın.

 Sen  benim biricik  sevgimsin .

Üzümün avuç avuç yensin

 Tarlamda  bit , diken üzümü 

        Çiçeğinden arı  bal alır.

        Senden yiyen yanında kalır.

        Kıymetini  görenler   bilir

        Sen bir teksin ,diken üzümü .

Ahmet’in  sevdiği sensin.

Sen sevgilisine benzersin.

Ekeyim  gönlüme de yensin.

Benim oldun  ,diken üzümü. 

       

Bu şiir de kitabın  başında yayınlanan kitabın içeriğini ve mutlu olmak için  okumanın önemini anlatan eğitici şiiri:

Arkadaş;

                Oku,dinle,anla ve gül.

                Bir kahkaha at arkadaş.

                Hayata koştur ona gel.

                Bir kahkaha at arkadaş.

                        Gülmek sana  yakışıyor.

                        Sevdiklerin  bakışıyor.

                        Dertten için sıkışıyor.

                        Bir kitap oku arkadaş

                Düşlerin sana ne diyor.

                Yıllar ömrümüzü yiyor.

                Bak Dünya yine dönüyor.

                Bir tebessüm et arkadaş

                        Geçmezmiş gönül yarası,     

                        Kor, bize dünya parası

                        Karın, canının yarısı,

                        Birde oh çek be arkadaş.

Yaşam çok kısa onu bil.

                Çalış ,gül ,eğlen ye, bol bol.

                Sen de OLGUN gibi  şen ol.

                Diken üzümü ye arkadaş.

   

        Şimdide örnek öykülerden birkaç tanesini burada yayınlayalım ki kitap hakkında bilgi sahibi olasınız.İşte örnekler

1.VEFA

                              Bizim Toros’ lar da  bir  Yörük  yaşıyordu. Bu  yörüğün çok güzel bir devesi vardı. Onu ahırında besler,zamanı gelince işinde gücünde kullanır,       bununla yaylaya göçerdi. Böylece mutlu yıllar geçirdi.  Deve büyüdü, lök oldu, ahırda öttüğü zaman evi titretirdi. Evin pencerelerinde cam olsa ötüşü ile camları aşağı indirecek nerdeyse. Yörük de bu devesi ile gurur duyar, keyif alırdı. Devesine de canı gibi bakar,ona kıyamazdı.

                Yayla göçünde onu bir görseniz ? Devesini öyle süslerdi ki , gören “ Ah bu deve benim olsa!” derdiniz . Kulplu dokuma, ala çuvalların üstüne kilimleri atar, yuları ve kilimleri çeşitli renkte tokalarla  süslerdi. Devenin başını zillerle, yükünü çan ve  gübüdüklerle süslerdi. Göçün en önünden gider, bindiği eşeğe bağlar, her bakışında büyük bir keyif alırdı.Devenin yükü bir renk topu gibiydi. Oba arasında devesi ile ilgili konuşmalara bayılırdı. Deveyi gözü gibi bakardı. Bir defa güreşe bile götürmüş; ama kıyamadığı için güreştirmemişti. Yanında  çok kıymetliydi. Hatta Alanyalı bir ağa   “Senin deveyi ver. Alara  da  yüz dönüm bir tarla vereyim.” demiş.  Yörük’te  “Tarla benimle  yaylaya gider mi ?” diye sormuş. O’ da  “Gitmez .” demesi üzerine “ Öyleyse vermem” diye reddetmişti.                         

                                 Gel zaman ,git zaman  hem deve ,hem de Yörük  yaşlandılar. Eskisi gibi devenin ne gücü,ne ötüşü, ne de heybeti kaldı. Yıl  yıl  geriye gitmeye başladı. Dizleri tutmaz ,gözleri  az görür oldu. Gözlerinden gelen ve kuruyan yaşlara sinekler çökmeye başladı. Burnundan sümük de eksik olmaz oldu. Kaburgaları sayılır oldu. Karnı çekildi. Boynu inceldi. O  kütük gibi olan baldırları deynek gibi kaldı.Kulakları düştü. Ayakları inceldi.Bunu gören Yörük devenin heybetli ,şaşalı  ve löklük dönemini düşünür,bu günkü durumu ile karşılaştırır, gördüğü manzaraya çok üzülürdü. Gerçi kendiside eskisi gibi değildi. Dizleri  tutmaz gözleri dumanlı görür olmuştu.Gücü kuvveti yarıya inmişti. Nerdeydi, eski güç kuvvet ?  Neşe ,zevk...         

                                  Bir gün evinin çardağında otururken evin önünde oturan devesine baktı. Eski günleri hatırladı birden. Kendi gençliğini,devesinin  gençliğini, ,yaylaya gidişini; göç yollarını ,devesinin yük götürüşünü o zamanki  heybetini göç yollarındaki konak yerlerini ,türkü çağırışını,aşkını ve saltanatını  düşündü. Çocukları geçti  gözlerinin önünden.  Oğlunun:

                                -Bu gün ne yapacağız baba ? demesi ile daldığı hülyasından uyandı. Kendine geldikten sonra,

                                  -Oğlum, şu bizim deve yaşlandı. Evin önünde bu halde görülmesine dayanamıyorum. Ciğerim bal vermiyor bu durumuna. Ben bunun löklüğünü,gençliğini, güçlü oluşunu da gördüm.

                                    -Ne yapalım baba ?

                                    -Ne yapacağız oğlum? Beni yanına indirin.  Bu deve ile helalleşeyim .Götürün dağın başına salıverin de  gözümün görmediği yerde ölsün. Bu durumuna dayanamıyorum.

                                   -Olur, baba  dedi oğlu.

                                   Babasının elinden tutarak  devenin yanına indiler. Yörük canı ile uğraşan devesinin karşısına  geçti.

                                    -Devem ; Sen benim çok kahrımı çektin. Sana çok yük vurdum. Gece demedin, gündüz demedin, soğuk demedin ; sıcak demedin ,aç kaldın,susuz kaldın,bana çok hakkın geçti.  Gel seninle  helalleşelim.  Şu hakkını helal et , dedi.

                                     Deve ;şöyle sahibine baygın baygın baktıktan sonra derin bir iç çekti, yutkundu  , konuşmakla konuşmamak arasında tereddüt ettikten sora; dile  geldi.

                                      ­­­­­­-Tamam da ;  Beni  eşeğin ardına bağlamadın mı ? .Hakkımı  helal etmem ,dedi.

        Ortalık buz gibi oldu.Sözün bittiği yer işte burasıydı.

2. BUNDAN AŞAĞI DÜŞENİN DE...

        Hasan Ali ,Anadolu köylerinden birinde çiftçilik yapan birisidir. Sabahleyin öküzlerini önüne katar, eşeğine   tohumunu doldurduğu  heybesini atar; üstüne de biner tarlasının yolunu tutardı. Sabahtan öğleye kadar  çiftini sürer , öğleyin hanımının heybeye koyduğu azığını yer;  küçük kabaktaki suyu içer , öğleden sonra çiftine devam eder , akşam tekrar aynı şekilde evine dönerdi.

        Bir sonbahar günü  Hasan Ali ,güneşin burnu ile uyandı. Kahvaltısını kuru katık Allah ne verdi ise yaptıktan sonra eşi öküzleri ahırdan çözdü geldi. Eşeği kürtünledi. İçinde buğday tohumu olan  heybeyi eşeğin üstüne attı. Hasan Ali eşeğe bindi. Eşine;

-Haydi hanım Allah ısmarladık , dedi

         Eşi de:

-Haydi Hasan Ali, güle güle git , güle güle gel,diyerek uğurladı.

Hasan Ali ,yarım saat kadar gittikten sonra tarlaya vardı. Öküzler ve eşek zaten tarlayı

bildikleri için  gitmede bir zorluk çekmezdi. Zaten yazlık çift sürüyordu. Havalar iyiydi. İlkbaharın kokusu  burnuna hoşnutluk verdi. Karşı tepelerden hayvan sesleri, çıngırak sesleri  geliyordu.  Ağaçlar büyüme peşindeydiler. Sabah serinliği ortayı kaplamıştı. Güneş tepelerden ilk ışıklarını üstüne savuruyordu.

 Islıkla öküzleri evleğin başında durdurdu. Eşekten indi. Tohum heybesini indirdi. Eşeği tarlaya yayılması için saldı. Köyde Sarı Ali’ye ağaçtan yaptırdığı kara saban ve boyunduruğu evleğin başına getirdi. Çift ipinin bir ucunu bir öküze, öteki ucunu da diğer öküze bağladı. Öküzleri bir hizaya getirerek  boyunduruğu  öküzlerin boynuna koydu. Zövle iplerini bağladı. Sonra  sabanın okunu boyunduruğun kayışına geçirdi. İpin orta kısmını ilmik yaparak sabanın  sapına bağladı. Övendireyi (embel) alarak sap tarafı ile sabana yapışan toprakları temizledi. Nasır tutan elleri  ipte gavuş gavuş ediyordu.Bundan rahatsız oldu ki ellerine  tükürdü ve birbirine sürttü. Avuç içlerini yağladı. Koca vücudunu  sağa sola bükerek  işe hazırladı. Üstündeki yamalıklı  yün ceketini  çıkardı . Biraz ilerdeki buynuz ağacının çatalına  astı. Sonra ipleri çekerek :

        -Hooo’  öküzüm hooo ! dedi.

        Öküzler hareket etti. Tarlayı evlekledi.  Sonra  öküzleri bir ıslıkla durdurdu . Tohum heybesini omuzuna attı. Sağ eliyle heybeden aldığı tohumları  avuç avuç evleği takip ederek tarlaya saçtı. Heybeyi omuzundan  indirerek  buynuz ağacının gölgesine  koydu . Öküzlerin yanına vardı. Sabanın sapına yapıştı ve “ Haydi aslanlarım ! “ diyerek ipi çekti . Öküzler hızla harekete geçti. Tarlayı sürmeye  başladı.

        Tarla sürüldükçe tohum toprağa karışıyor ve tarlanın boz olan rengi siyahlaşıyordu. Etraftaki serçe kuşları da  sürülen arıkları takip ediyor ve  gördüğü solucanları yutuyordu. Öğleye doğru öküzler yorulmaya başladı. Ara sıra solumaları artıyordu. Hatta  biri bazen solumak için dilini bile çıkarıyordu.  İşte o zaman dinlendirme zamanları geldiğini anlardı Hasan Ali. O günde öyle yaptı. Evleğin başında ıslığını çaldığında öküzler bir adım atmadan sanki firen yapmış gibi durdular. Halk arasında söylenen “ Yorgun öküze ıslık gibi. “ atasözünü  doğrularcasına .

        Hasan Ali öküzler geviş getiresiye kadar  dinlendirdi. Öküzün dinlenmesini geviş getirmesinden anlıyordu. Çift sürmeye öğleye kadar devam etti. İyice hem kendisi  ,hem öküzleri  yorulmuştu. Karnı da zil çalıyordu. Öküzleri ıslıkla evlek başında durdurdu. Övendireyi yere çaktı.

        Heybenin yanına yorgun adımlarla gitti. Heybeyi açtı .  Her günkü  gözünde ne azık vardı ne de su kabağı. Öyle canı sıkıldı ki , sormayın gitsin. Sabahleyin kendisi de nasıl olmuşta fark etmemişti. Heybenin iki gözü de tohum doluydu. Hanımına kızdı, kendisine öfkelendi. Canının sıkkısından  heybeden aldığı bir avuç buğdayı rasgele toprağa savurdu. Uzaklara bakarak ne yapması gerektiğini düşündü.  “İyi kötü,akşama kadar aç susuz idare edeyim. “diye düşündü. Sonra heybeden aldığı bir avuç buğdayı üfledi,  tozunu uçurduktan sonra yedi. Gölgeye uzandı. Açlığı unuturcasına gözlerini yumdu. Uykuya daldı. Rüyasında:

        Eşinin  azığı unuttuğuna üzüldüğünü, akşama güzel yemekler yapacağını  gördü. Öküzün mülemesi ile uyandı. Güneşe baktı. Güneş bayağı sallanmıştı. Öküzlerde gevişiyorlardı. Demek ki iyice dinlenmişlerdi.

            Hasan Ali yerinden kalktı. Sabanın  sapına yapışarak övendireyi aldı “ hooo!” diye bağırdı. Öküzlerin hareketi ile tarlayı sürmeye devam etti. Gün iyice sallandıktan sonra hal halden kesildi. Yorgunluktan  açlığı bile  unuttu nerdeyse. Öküzleri saldı. Eşeği yayıldığı yerden tutup geldi. Heybesini üstüne attı. Üstüne bindi.  Öküzlerini de önüne kattı. Evin yoluna revan oldu.

        Hasan Ali ,eşeğin üstünde eve doğru ilerlerken aç olduğu için yiyecek hayelleri kurmaya başladı. İçinden kedi kendine ; “Ulan Hasan Ali, şimdi hanım bu gün  azığı unuttuğuna üzülmüştür. Acıktığımı anlamıştır. Onun için evdeki tavuklardan birini tutmuş, kestirmiş ve pişirmiştir. Suyundan da bir çorba yapmıştır. Yer misin ?.  Yersin yersin “ dedi kafasını sallayarak.

Biraz gittikten sonra “Ulan Hasan Ali , hanım tavuğu tutamamıştır. Ama güzel bir kuru fasulye yemeği yapmıştır. Yanına birde soğan kesersin , of bee! Onu da yer misin ? Yersin  yersin. “ dedi.

Biraz daha gittikten sonra  “Ulan Hasan Ali , hanım kuru fasulye yemeği yapmamıştır; Çünkü, fasulyenin  haşlaması , maşlaması var. Onun yerine patates yemeği yapmıştır. Onu da  yer misin ?. Yersin yersin. “ dedi.

        Böyle düşünürken bakmış ki evin önüne gelmiş. Eşekten indi. Hemen eve çıktı.

-Hanım , yemeği getir , dedi.

        Hanım ,sofrayı serdi ve ortaya ,bulgur pilavı ile ayran koydu. Bunu gören Hasan Ali, elini yukardan aşağıya sallayarak;

        -Bundan aşağıya düşen Hasan Ali’nin............,dedi. Bir baş soğanı yumrukladı. Yemeğini iştahla yemeye başladı.

  3.KIBLE

         Akşam , Murat ağanın yanına  komşu köylerden birinden  Hüseyin amca  misafir olarak geldi. Hoş beşten sonra oturdular  . Köy yeri değil mi ? Çiftten çubuktan Sığırdan sıpadan  bir fasıI hemen geçtiler. Hava da  biraz soğuk olduğu için sobanın başına bağdaş  kurup oturuyorlardı.

        Akşam yemeğini yediler. Murat  ağanın komşuları da geldi  . Lâfı kaynattılar. Murat ağa biraz  masal falan anlattı. sonra uykuları geldi. Komşular gitti.
        Hüseyin amca ,

        -Ben bir namaz kılayım,dedi.

        Kalktı ve abdestini aldı. Evin gelini de içteki odaya kendi dokudukları yeni  namazlağıyı seriverdi ve çıktı.

Murat ağa ;

        -Buyur Hüseyin amca burada namazını kıl , dedi.

        Dışarı çıktı. Hüseyin amca, içeriye girdi. Namazlağının  serilişine göre ,yani  püsküllü yeri kıbleye ,düz yeri ayaklığa gelecek şekilde durdu. Namaz yarıya doğru geldiği sıralarda,

Murat ağa  ayakyoluna giderken açık olan kapıdan içeriye bir göz attı. Ne görseniz  beğenir-

Siniz ?

        Hüseyin amca kıble diye tam kuzeye dönmüş namaz kılmaz mı ? şaşırdı. Ne diyeceğini  bilemedi. Geriye döndü.  İçinden “Elin köyünde olur bir deli,bunların köyüne var,  al dön geri”

Diye düşündü. Hüseyin amca geldi. Murat ağa;

        -Allah kabul etsin.Namaza nasıl durdun  Hüseyin amca .

        -Namazlağının konuşuna göre durdum,

        -Gelin acele ile ters koymuş,kuzeye doğru durmuşsun .

        -Ben ne bileyim,ben devamlı kıbleye göre değil namazlağıya göre namaz kılarım,bu güne kadar da yanlış olduğunu söyleyen olmamıştı ,dedi.

        Murat ağa  onu utandırmamak için kendi başından geçen bir olayı anlatmaya başladı.

        -Olur, Hüseyin amca böyle şeyler. Herkesin başına gelir. İnsan yaşlanınca başına daha neler geliyor. Bende geçenlerde  hanımı dişi ağrıdığı için  Alanya’ya götürdüm. Dişini çektireyim diye ...Vardık oraya .... neyse bir dişçiye gittik. Biraz bekledikten sonra  dişini çektirdik... Onu götürdüm.  Kuyular önü camisinin altına bıraktım... Ben gelesiye burada bekle dedim...Şöyle  dolaşmaya gittim.   Dalmış gitmişiz. Zaten bizde kafa mı  kaldı ?.Onu gör ..Selam ver. Bunu gör.. Hal hatır sor derken ....  O sırada  benim yeğenlerden biri geldi arabayla... “Atla dayı köye götüreyim” dedi. Bizde atladık ..Doğru buraya... Avrat kuyular önünde kalmış..Kimseye demeden  tekrar döndüm Alanya ‘ya ... Bereket versin biraz erkendi.

Birde Cuma olduğu için araba bulundu. Ya ...Cuma olmasaydı.... İşte o zaman  ayvayı yemiştik.Avrada çaktırmadan  yanına vardım. Zavallı beni bekler. Ona hiç söylemedim. Oluyor bazen böyle dalgınlıklar.

        -Bu devirde insan kendini unutacak nerdeyse...

        -Vallahi öyle..

        Evin salonundan bir ses geldi.

        “Yataklar hazır.”

        Hüseyin bey yatağına yattı.Yorganın altında “Hamama gittiğinde beline doladığı  peştemali ayağında  unuttuğunu,  onun üstüne şalvarını giydiğini,bunu bir gün sonra  tuvalete gittiğinde  anlayabildiğini “ hatırladı.Utancından anlatamadı. Kendi kendine gülümsedi yatakta. Bunları  düşünürken   dalmış olacak ki ..Bir horlama sesi odaya yayılmıştı...

                                                                      

4.KAÇIN PATLAYACAĞIM

        Ökmen ,  hasta olmuştu.  Öksürüp aksırıyor,başı çatlayacak gibi ağrıyordu.  Onun için doktora gitmeyi düşünürken ,dükkanın önünden geçen Doktor Ahmet Beyi gördü. Ona ;

        -Doktorum, gel bir şeyler  içelim .

        Diye seslendi. Zaten doktorun evi aynı binada idi. Ara sıra da  birlikte otururlar,bir şeyler  içerlerdi. Doktor Ökmen’in lâflarına gülerdi.  Onun için  dükkana  girdi. Ökmen bir tabure  alıp  oturması için uzattı. O da aldı ve  üstüne oturdu. Hal hatır sorduktan sonra;

        -Doktorum; hiç halimi sormuyorsun ? Görmedin mi hasta oldum. “İyi olacak hastanın  doktor ayağına gelir” derler. Tam zamanında geldin. Bana  birkaç ilaç yazda alayım, dedi.

        Doktor,

        -Neyin var ?Diye sordu?

        Bunun üzerine  Ökmen,

        -Başım ağrıyor,Vücudum kırık ve halsiz, terliyorum . öksürükte var.

        -Sen üşütmüşsün. Soğuk su içmişsindir,ceryanda  da kaldıysan , soğuklamayı kapmışsındır. Bir ilaç yazayım da iç ,iyi olursun ,dedi.

        Çantasından çıkardığı  kâğıda  ilaçları  yazdı .

        -Al bu reçeteyi, yazdığım ilaçları al , bu akşam iç ,dedi,

        Ökmen, reçeteyi alarak,

        -Sağ ol doktorum, ben bu  ilaçları birazdan alırım ve akşam da içerim ,dedi.

        Ismarlanan  kola geldi. Kolaları birlikte içtiler. Satışlardan ve günlük  olaylardan konuşulduktan sonra  Ahmet Bey evine çıktı.

        Ökmen de gidip ilaçlarını eczaneden aldı. Akşam eve giderken  yanında götürdü. Yemeği  yedikten sonra ,oğluna,

        -Ahmet bir bardak su getir , haplarımı atayım, dedi.

        Çocuk bir bardak su getirdikten sonra  hapları sıra ile atmaya başladı . Sıra üçüncüsüne geldiğinde , baktı ki  hap  çok büyük. Durdu. Sonra şöyle bir evirdi ,çevirdi.

“bu boğazdan geçmez, ama bir deneyeyim “ diye düşündü. Eşi bulaşık yıkıyordu . Oğluna,

        -Ahmet iki bardak daha su getir, bu hap  bir bardakla  boğazdan geçmez,dedi.

        Ahmet iki bardak su getirdi. Hapı ağzına  koydu ve ileri doğru kaktıktan sonra suyu  içmeye  başladı .Ama ne oldu biliyor musunuz  ? Bir çağıltı çöktü. Ağzından duman çıkmaya başladı. Acele  ile suyu  içtikçe Cağıltı artıyor, dumanlar  da çoğalıyordu . Bunun üzerine   paniğe kapıldı. Hapta tam boğazına gerilip kalmıştı. Birinci bardağı bitirince "“Hapa bomba konmuş “ zannederek, -çünkü o günlerde Malatya belediye başkanı  Hamit  Fendoğlu bombalı bir mektupla öldürülmüştü-,  boğuk bir sesle,

        -Kaçın çocuklar ,ben patlayacağım, dedi.

        İkinci bardağı dikti. Çocuklar  annelerinin yanına  mutfağa koşarak, ağlamaklı bir sesle;

        -Anne babam patlayacak , dediler.

        Kadın heyecanla eşinin yanına koştu. Birde ne görsün  “Kalsiyum Sandoz” adlı hapı

Suda eritip içeceğine  doğrudan atmaz mı ? ağlamaklı bir sesle Kocasına dönüp;

        -Bunu eritipte  içecektin. Bu böyle içilir mi ? .Benim başıma daha ne işler  getireceksin efendi ,dedi.

        Ökmen  de bu sırada gurçadak diye hapı yuttu. Ağzından duman çıkmaya devam ediyor, karnından  çığıldama sesleri geliyordu. Eşi  kulağını karnına dayadı ve dinledi. Ses halâ 

devam ediyordu. Ökmen’in ise ağzından duman , sesler bitesiye devam etti.

        Sesler bitince rahatlayabildiler. Ondan sonra  ilaç alırken  nasıl kullanacağını  mutlaka yazdırır                                     5.ASILAN KÖPEK

        Çocukluğumda , Ekiz  askerden tebdil –i hava  gelmişti. Hatırladığım kadarı ile l960 yıllarıydı.  Evlerinde hasta  yatıyordu. Hastalığı ile ilgili  çeşitli  söylentiler  köye yayılmıştı. Önüne gelen bunu konuşuyor,yorum yapıyordu. Bu söylentilerden bazıları şöyleydi.

        “Kara sevdaya tutulmuş “

        “ Verem olmuş”

        “ Delirmiş”

        “ Hilesinden yapıyormuş.”

        Gibi  lâflar ortalıkta dolaşıyordu. Biz de bunları  büyüklerimiz konuşurken duyardık.

Hastaneye  götürmüşler , doktorun verdiği ilaçlar   tesir etmemişti. Kardeşleri ne yapacaklarını şaşırmış, derman arıyorlardı. Bazen de yattığı yerden ;

        “Mardin kapı şen olur.

        Dibi değirmen olur.

        Buralardan yar seven

        Vallahi verem olur”

türküsünü söylerdi. Islık çalardı . Bu türküyü Mardin’de askerlik yaptığı için mi çağırıyor, yoksa birine aşık olduğu için mi çağırıyordu. İşte burası çözülmeyen bir bilmeceydi. Ama türküden  sonra  “İsim    söylemesi  aşkın pençesinde olduğunun bir göstergesi olduğunu  şimdi anlayabiliyorum.

        Üç ay  hava değişimine gelmiş, bir aydır yatıyor,fakat bir iyileşme  belirtisi  göstermemesi kardeşlerini farklı çareler aramaya yöneltiyordu.  Halk arasında  “ Eşeğini yitirene yol gösteren çok olur” derler. Hastayı görenlerden:

        “Bunda hoca derdi var, derin hocalara okutun şıp diye keser” diyene mi bakan ?

        Yoksa;

        “ Daha büyük yerlerdeki doktorlara  götürün “ diyene mi ?,

        Yahut,

        “ Bunu  köpek derisine katın, onun ısısı ile ayağa kalkar” diyene mi  bakarsın ?

        Bunlardan son teklif köyde  hemen uygulanacak  bir  çareydi. Kardeşi Kır Hüseyin’in de  kafasına yatmıştı. Zaten çobancılıktan gelmesi  ile de bu işlere yatkındı.

Hemen  köyden bir köpek ayarladı. Evlerinin önüne  köpeği getirdi. Biz de çocuk halimizle  seyirci olarak  yerimizi  aldık.

        Sarı bir köpeği buynuz  ağacının dibine bir ipte bağlı olarak getirdi.  Köpeğin derisini alacaktı . Fakat  köpeğin derisini nasıl almalıydı. Köylüler toplanıp gelmiş, etrafı sarmışlardı.

Her kafadan bir ses çıktı.

        “Köpeği buynuz ağacına  asalım ,ölünce derisini alalım”

        “Köpeği tüfekle vuralım öldükten sonra  derisini alalım”

        “Köpeği bıçakla keselim , ondan sonra derisini alalım”

        Kır Hüseyin,   “ Köpeğin buynuz ağacına asılarak  boğulduktan sonra  derisinin alınması “  teklifini benimsedi . Bir tel bulup getirdi. Ekmek yemekte olan  köpeğin  boynuna  teli geçirdi  ve bağladı. Sonra telin diğer ucunu  buynuz ağacının dallarından birinden geçirerek  yavaş yavaş  çekti . Köpekte ağır ağır  yukarıya asıldı. Öyle bir an geldi ki

Ayakları yerden kesildi. Tabii bu sırada  vangıldadı  ve kurtulmak için çırpındı. Ama asılmaktan  kurtulamadı. Ben çocuk halimle  titredim ve bulunduğum yerde  dondum kaldım.

Köpeğe  öyle acıdım ki   , gözümden akan yaşları kimse görmeden siliyordum.  Belki  herkes

 etkilenmişti ancak  bir insanın  canını bir tarafa koymuş, bir köpeğin canını diğer  tarafa koymuş lar, insanın ki ağır basmış ta olabilir.  Ben o zaman bunu düşünecek  yaşta olmadığım için  köpeğe acıyordum.

        Köpek dar ağacına asılan bir insan gibi  çırpındı. Ön ve arka ayaklarını  salladı. Sonra  hareketsiz bir vaziyette kaldı. Bu zaman zarfında  büyüklerden çıt çıkmadı. Ama içinden üzülenler  yüzlerinden belli oluyordu. Bir müddet sonra etraftan yine  fikirler ileri sürenler  oldu.

        “ Köpek öldü “

        “Köpeğin canı zor çıkar daha ölmedi”

        “Biraz daha bekleyelim de ondan sonra derisini alalım”

diyenler oldu.  Biraz daha beklendi. Köpekte  canlılık belirtisi kesilince  tel ağaçtan  çözüldü. Köpek bir bohça gibi yere yığıldı. Ama gözleri halâ  açıktı. Nefesini dinlediler,  öldüğüne karar verdiler.

        Kır Hüseyin ,çebiç yüzer gibi arka ayaklarından başladı yüzmeye ... Ortadan  deriyi öne doğru yardı.Köpeğin derisini yüzmeye  devam etti. O Yüzerken  diğerleri seyrediyordu. Bir  tarafını yüzmüştü ki, ne oldu biliyor musunuz.?

        Köpek uykudan uyanır gibi doğruldu. Yüzülen yerlerini yalamaya başladı. Kır Hüseyin de şaşırarak geri çekildi . Ne yapacağını şaşırdı.  Millet  dona kaldı.

        “Köpek ölmemiş”

        “Zaten  köpek zor ölür”

        “Bunun böyle olacağı belliydi”

        “Vursaydık keşke” gibi  sözler  birbirine karıştı.Her kafadan bir ses  yükseldi.

        Bu tantanalar olurken evi yakın olan Velioğlu  tüfeğini getirdi ve köpeği  kalbinden vurdu. İlk yapılacak olan iş sonra yapıldı.

        Köpeğin derisi alındı ve Ekiz bu köpek derisine katıldı. Ekiz o hastalıktan iyi oldu .

Ama köpek derisinden ama  başka şeyden bilinmez.

Aslı olan köpeğin asıldığıdır.

Köye gittiğimde oraya her bakışımda  içim sızlar. “Ne kadar  cahillik yapılmış” diye düşünürken içimde bir sızı hissederim.Hayvan sevgisi ve hayvan haklarını  hatırlarım.Bu olaya yanar, durum.

  BELKİ KEKLİK BU

        Topal Hasan alaca karanlıkta yola girmişti. Omzunda silahı,belinde kütüklüğü; ayağında çizmesi,arkasında  çantası...Topallayan ayağını sektire sektire ...Topal olan tarafına 

Yata yata...Uzaktan kim olduğu belli olmayacak aksamasa...İçi umut dolu .Bu gün avlanacak.

Hem çok avlayacak...İçinden geçen çok ...Basacaktı gördüğü kuşlara kurşunu . Kurşuna acımak yoktu. Parasını da düşünmeyecekti. N’olacak bir dal muz parası giderdi...Sırtındaki  çantanın ağırlığını gittikçe farketmeye başladı. Gittikçe kuş sesleri  arttı. Sabah ışıladı. Yarın başına varmıştı.

        Bir taşın başına oturdu.Uzaktan kekli,k sesleri gelmeye başladı. O tarafa yöneldi. Kendisi  konar avcısıydı. İki saat öneceksin de bir keklik vuracaksın. Elin oğlu uçar avcısı.Kaçana da atıyor, uçana da ...”En iyisi uçar avcılığı “ diye düşündü. Şimdi tüfeklerde eskisi gibi değildi.  Kırma tüfek. Birini attın mı ? Durup dolma tüfek gibi sıkılama zahmeti yok. Kır tüfeği ,sür  sıkıyı... Oldubitti. Sağ olana daha neler tüfekler çıkarılır.

        Öten kekliklere yaklaşmıştı. İşi garanti etmek için kendisine ormanları, maldanlar siper ederek yaklaştı. Fakat uzaktı.” Biraz daha sokulayım, Ondan sonra atayım” derken  onun öşeltisini fark eden keklikler  “fıyyık” çalarak yarı boyladılar. Topal Hasan arkalarından baka kaldı.

Biraz daha  ekinliklerde yol aldı. Bir keklik sürüsünün harmanda yayılmakta olduğunu  gördü. Onlara yöneldi. Sinerek yaklaşmaya çalıştı. Bu sefer keklikler onun tehlikesini günün burnu ile  yansıyan gölgesinden  farkedip uçtular. Uzakta bulunan ormanların içine  kondular.Orayı  iyice belledi.

Koştu kekliklerin konduğu ormana ...Bir elinde tüfeği , öteki eliyle ormana taş atıyordu. Birden kekliğin birisi  “Farrrradak “ uçtu.Taşı atıp öteki eliyle tüfeği doğrultasıya  ormanı döndü gitti. Az ilerde ikinci kalkınca benzeri gözledi bastı tetiğe ... Keklikler  eskisinden iyi kaçtılar. İkinci  mermiyi süresiye  hepsi kalkıp  yar tarafına ölülerini attılar. Orada bulmanın imkanı yoktur.

Yarın başından dolanarak doğuya yöneldi. Bu sırada öğle yaklaşmış ,karnı acıkmıştı.

Öğle yemeğini av eti ile  yemek istiyordu. Kendi kendine söz vermişti bir kere ...Bir  çam ağacın tepesinde  bulunan gök Kargaya  sıktı. Onda karavana oldu. Kendi kendine öfkelendi...

Kızdı ,köpürdü...

“Vallahi...!...Bundan sonra önüme gelen kuşu  vuracağım. Etini de öğle yemeği edeceğim.İster eti yenen kuş çıksın .İsterse eti yenmeyen kuş çıksın” dedi.

Tam bu sırada  biraz önündeki buynuz ağacının tam tepesinde  Şahin gördü. Şahin o keskin bakışları ile etrafı  gözetliyor,avını bekliyordu. Kafası radar gibi boynu etrafında dönüyor, ara sıra da ötüyordu.  Kuş Topal Hasan’ı görmüş fakat bir tehlike  sezmemişti. Bu güne kadar onlardan bir tehlike görmemişti. Hasan yanaştı. Tam kurşun çalımındaydı. Tüfeğini  kuşa doğrulttu. Göz ,gez ,arpacık derken kuşu gördü.  Elini titretmeden nefesini tuttu. Bastı tetiğe.  “Gümmmm” Tüfek sesi yankılandı ,gitti.Ortalığı duman ve barut kokusu sardı. Kuş ise armut gibi yere düştü.

Koştu Hasan yanfirik yanfirik.  Çatını  çeke çeke ... Avını avlamıştı. Kuşun canı çıkmadan çırpınırken eline aldı. Şahinin biraz önce  radar gibi dönen boynu bir tarafa yıkılıverdi. Gözleri belerdi. Çığrındı. Açtı yumdu gagasını... Sonunda bildiğiniz gibi  öldü . Hasan’ın yüzünü bir sevinç kaplamıştı.

Az ilerdeki harmana vardı. Topladığı çalılarla bir ateş yaktı. Hemen oraya çömeldi.Başladı Şahinin tüyünü yolmaya...Tam bu sırada Köylüsü olan Hasan Ali geldi. O da ava çıkmıştı. Hasan’a;

— Selamı aleyküm Hasan amca. Kolay gelsin.

— Aleykümselâm. Sağ ol.

— Bu ne vurduğun kuş?

— Görmüyor musun? Ne vurduğumu.

— Görüyorum da ..

— Eeee..!.

— Bu Şahin eti yenmez.

— Neyin et yenir?

— Kekliğin

— Neden yenmeyecek ? . Adını koyarlarken sen de mi vardın ? Belki keklik bu. Dedi.

Ahmet Ali buna cevap vermeden oradan uzaklaştı. Topal Hasan  şahin  etini ateşte  kebap etti.  Getirdiği yufka ekmek içine sararak iştahla karnını doyurdu.

                                      

7.SEVİLMENİN BEDELİ

Çocuk  olup da civcivi  sevmeyeni gördünüz mü  ?. Göremezsiniz tabii. Hele bu çocuk köyde büyüyorsa ... Her gün tavuklarla ,civcivlerle ve diğer hayvanlarla  birlikte büyür. Onlar yaşamının  bir parçasıdır. Onlarla düşer kalkar. Onlarla oynar,onlarla eğlenir. Bazen tavuğun yumurtlamasını, bazen de ineğin sağılmasını  heyecanla bekler. Onları beslemekten  zevk alır.

        Ben de  köyde büyüdüm. Büyürken hayvanlarla iç içe yaşadım. Onlarla yetiştim. Onları severek büyüdüm. Hele civcivlere bayılırdım. Gurk  tavukları ,civcivleri ile  çok besledim. Bunları tutup çok sevdiğim oldu. Sevgi de dokunmanın ayrı bir yeri vardır. Dokunma   karşı varlık ile aradaki iletişimi,sevgi alışverişini, kuvvetlendirir.Ürpermeyi ve haz almayı arttırır. Onun için çocuklar  sevdikleri  şeylere dokunmak isterler. Bunu anlamayan bizler de  “cız”  deriz.  “Uf elleme” deriz. Konuyu bilsek elini alır , o nesneye veya varlığa dokunmasını sağlarız.

        İşte çocukluk yıllarında iki tane gurk tavuğumuz vardı. Her tavuk ta 10-15 civciv çıkarmıştı. Onları çok seviyordum. Onların yemlerini ,sularını ben verirdim. Her gün tombullaştıkça  gözüme bir başka şeker görünürlerdi.Hele analarının kanatları altına sokulmaları,”civ,civ.” Seslerine bayılırdım.

        Hatta dikkat ettiniz mi hiç. Civcivler  biraz büyüdükten sonra anaları ayırmaya başladı mı ?. Kendi kendilerine  karınlarını doyururlar. Ama yağışlı bir havada yine analarının kanatları altında toplanırlar. Demek ki hayvanların  anası bile yavrusunun acı gününde yanında oluyorlar. Birde  civcivlerini  gurk tavuğun  düşmanlarından korumak için ne yaptığını  görmüşsünüzdür. O kubarışı,saldırışı ve çığrınışı ne kadar korkutucu....

        Hele kekliğin yavrularını  korumaya   çalışması bir başka . Ne yapıyor ?. Kanatlarını açıp, çığrınarak uçamazmış gibi  koşuyor. Dikkati kendi üzerine çekerek  palazlarının  kaçmasını sağlıyor. Sonra da kendisi  uçuyor. İşte bu analık güdüsüdür.

        Bir akşam evimizin önündeki duvarın deliğinden civciv sesine benzeyen bir ses duydum. Ben de “Buraya sokulan bir civciv  dışarı  çıkamamış” zannederek, elimi deliğe soktum.. Elime gelen yumuşak  şeyi tutmak isteyince  elimi ısırmasın mı ?. Ağlayarak elimi çektim . Parmağımdan kan akıyordu. Meğer o delikte fareler dövüş ediyor, sesi onlar çıkarıyormuş. Bu civciv sevgisinden başıma gelmeyen mi kaldı.

Küçüklüğümde  civcivleri tutup sever sonra  analarının arkasına salardım. Bir gün yağmurdan sonra  anasından yeni ayrılmış bir pilici sevmek için tuttum. Onu öpüyor ,kokluyordum. Arada birde  akan yağmur suyuna  sokuyordum. Zavallı piliç benden kurtulmaya çalışıyor.”Cik..cik”diye bağırıyor, ben ise onu sevgimden dolayı salmıyor,suya batırmayı sürdürüyordum. Neden ? Çok sevdiğimden.

        Ama bir an geldi. Elimde severken  pilicin boynu büküldü. Ağzını açtı ,yumdu.Can çekişiyordu.Ben onun bu halini görünce ağlamaya başladım. İlk defa elimde severken bir canlı ölmüştü. Benim sevgimi  piliç canı ile ödedi .Olmaz olsun böyle sevgi.

        Bazı aileleri duyuyorum. Çocukları için :

        “Bizim tek çocuk .Onu çok sevdiğimizden  kıyamıyoruz. Onun içinde okula göndermedik. Malımız mülkümüz var.Oralarda  uğraşmasın” Ya.. Öyle mi ?.

        Öyleyse  o kadar çok sevmeyin.

.Benim pilici  sevdiğim   gibi.                                      

                        8.KARALAR

         Geçenlerde görevim icabı bir köye vardım. Okulda otururken okulun komşusu olan Mehmet Bey geldi. Elleri nasır bağlamış,yüzü güneşte  yanmış, yorgun bir vaziyeti  vardı Giyimi fakirliğini anlatmaya yetiyor da artıyordu bile . Yorgunluğu, ırgınlığı  ve bıkkınlığı yüzündeki canlılığı almış götürmüştü. Yüzü simsiyah yanmıştı. Yoksulluk altında ezilmişti.

Dağlık bir yerde kurulan köyüne birde hizmet gelmeyişi yoksulluğun  tuzu biberi olmuştu.

        Hoş beş ettikten sonra ;

        -Mehmet Bey,bu köyün adı  neden “Karalar “ konmuş  ,dedim.

        Bana  gözlerini dikerek “ Görmüyor musun “ der gibi baktı. Sonra içini çekerek aklına gelen  bir şeyi söylemekten vazgeçtikten sonra ;

        -Anlatayım... Bu köy Konya ‘nın  Koçer Yörüklerinden  400-450 sene evvel  gelen küçük bir aşiretmiş. Buraya yerleşmişler. Deniz kenarları o zaman sıtma yatağıymış. Yazın da yaylaya göçüyorlarmış.

          O tarihlerde bizim  köylünün birisi horantası ile yaylaya göçüyormuş.  Köyün  yanında , atlı Osmanlı   Zabitleri ile  karşılaşmışlar.Zabit başı,bizim köylüye:

        -Adın ne ?

        -Kara Ali,

        -Babanın adı ne ?

        -Kara Mehmet,

        -Ananın adı ne ?

        -Kara Fatma,

        -Şu devenin adı ne ?

        -Kara Lök,

-          Yükü ne?

-          Kara buynuz.

-          Peki,bu eşeğin adı ne ?

-          Kara eşek.

-          Amca senin ağzından     Karadan” başka bir kelâm  çıkmıyor

Demesi üzerine  atlılardan biri;

-Karalara mı düştük demiş.

Bunları dinleyen diğer atlı,köylüye dönmüş,

-Peki amca ,ya hatunun adı nedir ?

-Kara Ayşa, deyince ,

-Bari  “ZİFT”  olun, demiş.

Diğer atlı;

-Adınızı  Karalar koyun da bu iş tamam olsun ,demiş.

 Bundan sonra  köyün adını   ,köy halkının da kara olması  dolayısı ile  “KARALAR “ koymuşlar. Ama  köyün adının  Karalar olması önemli değil de bahtımız kara  olmasaydı, dedi.

Bilmem bahtları kara ,bilmem bahtları karartılmış.Asıl olan  karalar içinde  hayatlarını  sürdürdükleridir.

-          Mehmet Bey ,buraların kendisine has  türküsü , geleneği yok mu? demem üzerine,öğretmenlerden biri ,

-Mehmet amca bu köye ait bir türkü var. Onu ,düğünlerde çok  güzel söyler. İsterseniz bir söylesin de dinleyelim.

Mehmet amca biraz naz ettiyse de ,yanık bir sesle;

-Eşgi limon ,tatlı nar                 Yoğurdun üstü gaymak

Niye küstün nazlı yar.                       Yaladım barmak barmak.

Sen küsersen ben küsmem            Yeniye bir yar sevdim

Elbet bunda bir iş var.                       Altı  garış,üç parmak

Elma  attım karşıya                   Gelemem ben gelemem ben

Vardı gitti çarşıya                    N’oldu sana bilemem ben.

Manavlı’nın gızları                     Aç gaytanı ,soy mintanı

Gider, bir okkacık turşuya.          Yar yanına gelem ben.

Deyip kesti. Biz yolumuza devam ederken  arkada , karalar içindeki Karalar  kayboldu.

Son Güncelleme ( Salı, 16 Eylül 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >


© www.gulveren.web.tr 2005 all rights reserved
Ana Menü-Main Menu
AnasayfaZiyaretçi Defteri (Karalayınız) Eski Ziyaretçi DefteriGülverenle İlgili VİDEOLARSitenin Bütün Başlıkları-İçerikleriDadaşlar ve Güller Diyarı Türkçem- Dil Bayrağım- Dil Yarası Vali Yrd.Ekrem Yaman'ın YazılarıSen Çok Suçlusun Öğretmenim Şehit ÖğretmenlerimizSoykütüğüne Eklenen Yeni BilgilerNaim Hocadan FıkralarGelen İletilerden BazılarıMakaleler-YazılarBelki Birisi OkurGül Kokulu AnneciğimHappy Birthday-ChildrenÇocuk SiteleriÇocuk Şarkıları-MarşlarAh Gülveren Doyulmaz sanaGülveren Köyü LakaplarıÖğretmenler İçinYöresel AşıklarÇorbada Tuzu BulunanlarGülveren Şelale ProjesiYabancı Dil Öğrenme SorunuFıkralar-Öyküler-ŞiirlerŞh.Binbaşı Fikret AKSUNGURAhmet Olgun'un yazılarıBelki Birisi OkurGülveren Radyo-Turan AktürkMüfettişler.netAntalya İlköğretim MüfettişleriÖNEMLİ LİNKLER (İLİŞİMLER)RESİM ARŞİVİİLETİŞİMDOSYA İNDİR
Kimler Online
Şuanda 5 misafir bağlı
Meteo
 ANTALYA
 26°C
PİYASALAR