Anasayfa Sitenin Bütün Başlıkları-İçerikleri MAKALELER-YAZILAR
 |
|
MAKALELER-YAZILAR |
|
|
|
Yazar Selahattin ALTAŞ
|
|
Cumartesi, 13 Ekim 2007 |
|
EĞİTİM MÜHENDİSLERİ Yumuşak taşlar, alçı, metaller,çamur ,hamur ve bütün bunlar heykeltıraşın malzemeleri.Heykeltıraş bütün bu malzemeleri işler. biçimlendirir ve onlara şekil verir. Bütün bunları yaparken aklını, yaratıcılık gücünü ve yeteneğini kullanır. Bitkiler ise Ziraatçıların uğraşı alanıdır. Basit ifadeyle bitkilerin kalitesinin yükseltilmesi ıslahı, veriminin artırılması ile uğraşırlar. Topraklar tahlil edilir, hangi toprakta hangi bitkilerin daha iyi yetişeceği,hangi toprakların fosforunun az olduğu, hangi gübrelerin hangi topraklara uygun olacağı ve bütün bunlar. İnşaat mühendislerinin ve mimarların malzemesi demir, çimento kum taş vs.dir. Bu malzemeleri işleyerek bir eser ortaya çıkarırlar. Avukatlar yasalarla suçlu sayılanları savunurlar. Doktorların hammaddesi insan vücududur. Koruyucu ve tedavi edici sağlıkla uğraşırlar. Ressam ömrü boyunca boya,tuval ve fırça ile uğraşır. Veterinerler hayvan sağlığı için uğraşır. Ya öğretmenler. Kanaatimce öğretmen ifadesi yerine eğitim mühendisi terimini kullanmak daha doğru olur. Ben bu ifadeyi daha uygun buluyorum ve bu ifadenin eğitimcileri daha yükselteceği kanaatindeyim. Eğitim mühendislerinin hammaddesi nedir? Ne ile uğraşırlar. Tabii ki insan unsuru. İnsan unsuru,çoçuklar beyaz bir sayfa,yabancı deyimi ile ’tabula raza’ olarak gelirler. Onları işleyen, şekil veren,biçimlendiren elbette ki birinci planda öğretmenlerdir. Ülkemizde bütün yukarıda saydığım meslekler gibi öğretmenlere de saygınlık gösteriliyor. Ancak gelişmiş ve eğitim problemlerini halletmiş ülkelerde durum biraz farklı. İşin ekonomik boyutu farklı. Saygınlık boyutu farklı. Yaşadığım somut bir olay bu farklılığı sergilemektedir.Derinkuyu ilçesinden Nevşehir’e gelirken otobüste yanımdaki koltukta genç bir Japon turist oturuyordu. Şapkalı, halk deyimiyle tekesakallı (seyrek sakallı) birisiydi. Bir süre sessiz yolculuktan sonra İngilizce bilip bilmediğini sordum. Bildiğini öğrenince konuştuk. Adını, ne iş yaptığını nereye gittiğini sordum. Tokyo’da bir üniversitenin Güzel Sanatlar bölümünde okuduğunu, babasının bir otomobil fabrikasının sahibi olduğunu,kendisinin İspanya’dan başlayıp Vietnam’a kadar seyahat etmekte olduğunu söyledi. Biraz sonra o da bana birtakım sorular yöneltti. Bende eğitimci olduğumu söyledim. Bunu duyunca tavrı değişti. Hemen kendisine bir çekidüzen verip toparlandı ve başındaki şapkayı hemen çıkarıverdi. Bu bir saygı ve değer verme işaretiydi. Ama bunu benim şahsım için yaptığını sanmıyorum. Bu öğretmene ülkesinde gösterilen saygı ve önemin bir işaretiydi. Sohbetler ilerleyince öğretmenlerin, Japonya’da üniversiteye hangi puan sıralamasına göre alındığını,maaş durumlarının nasıl olduğunu sordum. Aldığım cevap çok önemliydi. En yüksek puanla öğretmen yetiştiren kurumlara öğrenci alındığını ve en yüksek maaşı öğretmenlerin aldığını, bunu doktorların izlediğini söyledi.Japon’un verdiği cevaplar doğru ise, eğitim problemlerini halletmenin yolunun ne olduğu daha iyi fark edilebilir. Eğitimcilerin hammaddesinin çocuk olduğunu, onu yoğuran, şekil veren ve tabir caizse bir kılıfa sokan, teknik bir ifadeyle bireyde yapılan istendik ve kasıtlı davranış değişikliği. Bu davranış değişikliği ne şekilde olacak, kim isteyecek ve kim yapacak Devlet anayasada ifadesini bulan; çok partili demokrasi, laiklik, farklı inançları hoşgörülü,sosyal hukuk devleti,insan haklarına saygı,Atatürk İlke ve Atatürk Milliyetçiliği saygı ilkelerine uygun uzak hedefler ister. Kasıt unsuru müfredatlar, planlar, eğitim ve okul yönetimidir. Bunları kim yapacak? Öğretmenler. Bireyde davranış değişikliği birinci hedef olmalıdır. Çağın eğitim sistemine uymayan, çocukların kafasını bilgi çöplüğüne çeviren, düşünme, eleştirme, yorum yapma yaratıcı olma yeteneklerini örten ezberci eğitimden uzak durmak eğitimcilerin birinci hedefidir. Bu konuyla ilgili,eğitimci merhum Prof. Dr. Yahya Kaya’nın ilginç bir anısın hatırlıyorum. Doktora için Amerika’ya gider. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen öğrencilere İngilizce uyum kursu düzenlenir. Bu kursu veren görevli bir Japon öğrenciyi kaldırır ve Tokyo’nun nüfusunu sorar. Doğru cevap alamaz ve birkaç Japon’a daha sorar. Hiçbiri doğru cevap veremeyince arka sıralarda oturan Yahya Kemal Kaya yerinde duramaz ve fırlar. Tokyo’nun nüfusunu söyler,kendi ifadesiyle hızını alamaz Kenya’nın başkentinin nüfusunu dağlarını ve şehirlerini de sayar. Kendi kendisine bizim ülkemizdeki o zamanki eğitim sisteminin ne kadar ilerde olduğun düşünür. Japon yerinden kalkar.” Bana Tokyo’nun nüfusunu ezbere bilmek ne işime yarar. Bir işime yarayacağı zaman takvimlerin altında yazılıdır. Oraya bakar,gerekli bilgiyi işimde kullanırım. Beynim benim için çok değerlidir. Onu gereksiz birtakım ezbere bilgilerle dolduramam.” der. Bizim Yahya Kemal o zamanki durumuyla bunu anlayamaz. Aradan seneler geçer. Yahya Kemal İstanbul’da boğaz köprüsünün Japonlar tarafından yapıldığını duyar. Amerika’da aynı odada kaldıkları Tokyo’nun nüfusunu bilemeyen Japon mühendis arkadaşını hatırlar. İstanbul’a ayağı düştüğünde acaba ondan bir haber alabilir miyim diye Japonlara sorar. Ne tesadüftür ki oradadır ve köprüyü yapmaktadır.Konuşurlar.Sonra Yahya Kemal’e dönüp :”Bak Kemal sen benim ülkemin başşehrinin nüfusunu ve hatta Kenya’nın dağlarını nehirlerini ezbere bilmiştin. Ben ise kendi ülkemin başşehrinin nüfusunu bilememiştim ve bilme yede gerek olmadığını söylemiştim. “Ne gariptir ki ben sizin ülkenizin köprüsünü yapıyorum,sen ise sadece bakıyorsun” der.Yahya Kemal iki ülke arasındaki eğitim sistemini o zaman fark eder. Sonuç olarak biz eğitimcilere,velilere ve tüm ilgilere düşen çocuklarımızın ferdi farklılıklarını ve yeteneklerini keşfedip,kendi kapasiteleri ölçüsünde gelişmelerine olanak sağlamak olmalıdır. Her birey farklı yaratılmıştır. Sebzeler denince tümü akla gelir. Hal bu ki hepsinin özelliği ,besin değeri ve gelişmeleri farklıdır. İnsanlarda buna benzer. Bilim adamları ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar domatesi kavun yapabilirler mi?Yapamazlar. Ancak domatesin kalitesini verimin artırırlar. Kalitesiz bir domates amcasından ne kadar iyi bakarsanız bakın on kilo ürün alamazsınız. Ancak ıslah edilmiş kaliteli bir ithal domates amcasından 40-50 kilogram domates alabilirsiniz Bizim görevimiz domatesi kavun yapmaya uğraşmak olmamalı. Domatesi kaliteli ve verimli yapmak olmalı. Ünlü sanatçı Zeki Mühren okurken matematikten sınıfta kalsaydı ve okuldan atılsaydı hali ne olurdu. Ya da ünlü ressam Bedri Baykam ola ki müzik dersinden okuldan atılsaydı iyi olur muydu? Gerçi altını işlemez saf altın olarak toprağa gömersen yine altındır. Paslanmaz günün birinde ortaya çıkar. S.ALTAŞ-1995 ÇEVRECİ GÖZÜYLE KIRŞEHİR VE DİĞER ŞEHİRLERDE KENTLEŞME Yıl 1965.Mevsim sonbahar. Ortaokulu Erzurum’da bitirmiş lisede okumak için ilk defa Kırşehir’e geliyordum. Otobüs Mucur istikametinden şimdi sanayi sitesinin bulunduğu yere geldiğinde gözlerime inanamadım. Kırşehir vadisi yeşilin,sarinin ,kırmızının her tonuyla doluydu.Doğal bir ormanı andırıyordu.Otobüs göçmenler mevkiinden bağlar ve meyve bahçeleri arasından süzüle,süzüle Kılıçlı Köprüsüne indi.Yolun her iki yanında kerpiç evler yol boyunca tek sıra halinde idi.Atatürk’ün ilk Kırşehir’e geldiğinde misafir edildiği evde bu evlerin arasındaydı. Şehir merkezi kale çevresi, eski sanayi, vali konağı şimdiki lisenin bulunduğu yer ile Kültür Müdürlüğünün bulunduğu yer bir çember olarak düşünülürse bu çemberin içindeydi. Bu çemberin dışı çeşitli meyve bahçeleri, üzüm bağları ve kavaklıklardan ibaretti. Çuğun’dan başlayan vadi Özbağ,İkizarası,Terme,Dinekbağı ve Kesikköprü’ye kadar dere boyunca çeşitli ağaçlar ve meyve bahçeleri ile süslenmişti.Kındam,Ökse,Değirmen deresi ,Bahçelievler ve Bağbaşı,kısacası her taraf yemyeşildi.Burada yaşayan insanlar tarafından oluşturulan bu bitki örtüsü Kırşehir’in akciğeri idi.Kendi oksijenini kendisi üretiyordu.Bir insan ortalama bir yılda yedi ağacın ürettiği oksijeni tükettiğine göre bu vadide bulunan ağaçların ürettiği oksijen Kırşehir’e yeterli olup, Kırşehir’in havasını tertemiz yapmış ve doğal bir güzellik vermişti.Kırşehir o zamanlar daha da şirin bir şehirdi. Aradan yılar geçti. Ülkenin her yerinde olduğu gibi insanlar şehirlere yerleşmeye başladı. Bu gelen insanların barınma ihtiyaçlarını karşılamak için yerleşim yerlerinin açılması gerekti. Çeşitli dönemlerde imar planları yapıldı. Bu planlar gereğince anayollar açıldı. Anayollar bu meyve bahçelerini biçti. Suyolları, arklar bozuldu. Bozulan bu arkların yerine büzler konulmadı. Suları kesilen meyve bahçeleri fazla dayanamadı. Kısa zamanda bozuldular. Bahçe sahiplerinin bazılarının özel gayretleri ile bir müddet dayanan bahçeler ise sonunda acımasız kentleşmeye teslim oldu. Bahçelievler mahallesinin bulunduğu yerde meyve bahçelerinin arasında kaybolurdunuz. Açılan yollardan dolayı bu bahçeler de kısa zamanda yok olmaya başladı.Bir merkezden dışa doğru yayılan kentleşme Kırşehir’in bu doğal güzelliğini,oksijen ve gelir kaynağını yok etti.Bu güzelliklerin yerini beton yığınları aldı.Bu kadar güzel bahçeler yok edildi, yerlerini yol kıyılarında küçücük yapay parklar aldı. Elbette şehirleşme kaçınılmazdır. Ancak Verimli, insanlara gelir kaynağı olan bu araziler yerine hiçbir işe yaramayan verimsiz araziler seçilebilir. Kırşehir’de buna uygun yerler mevcuttur. Ankara-Kayseri karayolunun kuzeyinde kalan arazi Kervansaray dağına kadar verimsiz ve iyi bir mera özelliği de olmayan arazı.Burası üstelik hem sert zeminli olup deprem için dayanaklı ve hem de bahsedildiği gibi verimsizdir. Kaldı ki Kırşehir’in yerleşim yeri fay hattı üzerinde olup birici derece deprem bölgesidir. Derinkuyu ilçesini görenler bilir. Erciyeş ile Hasan Dağı aktif birer yanardağ iken lavlar püskürtmüşler.Bu lavlarla çıkan küller arasında bir dönemde patates için biçilmiş bir kaftan olan bir kül tabakası Derinkuyu düzlüğünü kaplamış.Patates tarımından modern ziraata geçilince insanlar tarlalarına kuyular açtırıp tarlaları sulamışlar ve bol bol gübre atmışlar.Kısa zamanda zengin olan bu insanlar bilinçsiz olarak bu zenginliği yok etmeye başlamışları.Gübreleme bu tarzda devam ettiği takdirde otuz yılda buranın çölleşeceği bilim otoriteleri tarafından söyleniyor.Bu yetmiyormuş gibi zenginleşen bu insanlar tarlalarının tam ortasına saray gibi evler diktiriyorlar.Tabii bu evler verimli alanları yok ediyor.Halbuki hemen yanında tüm Derinkuyu’yu yerleştirebileceğiniz bir tepe mevcut.Bu tepe hiçbir amaçla kullanılmıyor Buraya evler yapıldığı takdirde çok güzel bir görünüm de olacak ve verimsiz bu arazi değerlendirilecek, aynı zamanda verimli tarlalarda patates ziraatında devam edilecek.Bu her yerde aşağı yukarı aynı.Kayseri,Sıvaş.Erzincan Erzurum vs. Bütün bu şehirler hep verimli araziler üzerinde kurulmuş.Halbuki bu şehirlerin ve diğerlerinin hemen hemen hepsinin yanı basında binaların yapılacağı verimsiz araziler bulunmaktadır.S.ALTAŞ-1996 KÜRESEL ISINMA Yapılan araştırmalara göre, bir insanın bir günde tükettiği oksijen miktarı ortalama yedi ağacın ürettiği oksijene bedeldir.Ayrıca bir ağaç ömrü boyunca yedi ton karbo dioksit emer.Biz bir yıl için de tükettiğimiz oksijeni gönül rahatlığı içinde solumamız için bunu üretecek kadar ağaca sahip miyiz?Sahibiz ya da değiliz.Atmosferin bize doğanın bir bağışı olduğunu söyleyebilirsiniz.Bu durumda böyle bir düşüncenin de yanlış olduğunu söyleyebilirsiniz.Kömür de yer altı zenginlik kaynağı.Ancak siz bedavadan kömür yakabilir misiniz? Su da doğanın bir nimetidir. Ama çoğu yerde suyu bedava içemezsiniz.Meralar da ormanlar ve hava gibi doğanın bir bağışıdır.Ancak meraları rasgele kullanamazsınız.Meraları otlatmak için köyler arasında kavgaların çıktığı, insanların öldürüldüğü ve kan davalarının sürdüğü herkesçe bilinmektedir.Atmosferin şu anda paylaşımının diğer zenginlik kaynaklarından farklı olduğunu ve imkansız olduğunu da iddia edebilirsininiz.Ormanların;ekvatordaki yağmur ormanlarının,kuzey yarım küredeki ormanların tükenmeleri devam ederse, ileri ki bir yüzyılda oksijen üreten ormanlar yaşayan insanların ihtiyacı kadar oksijen üretemez duruma düşebilir mi? Düşerse ne olur? Olmaz demeyin. İnsanların bir kısmı ozon tabakasından bile habersizken ve haberi olan bilim adamlarının bile bu tabakanın delinebileceği akıllarının ucundan geçmez İken,insanların medeniyet uğruna ,hayat kolaylaştırmak için kullandıkları araçlardan bazıları ozon tabakasının delinmesine neden olmadı mı? Büyük Sahra çölünde size iki Türkiye büyüklüğünde toprak verseler ne yapabilirsiniz?Kulağıma bu toprak parçasının bir işe yaramayacağı cevapları geliyormuş gibi oluyor.Peki ülkemizdeki bitki örtüsünün ve ormanların ne kadar bilinçsizce tahrip edildiğinden ormanlarımızın azalmakta olduğu,oksijen fabrikasının kaynağı tükenmeye doğru gittiğinden haberimiz var mı?Varsa ne güne duruyoruz.Kayalıklar için savaşı göz önüne aldığımız halde neden ülkemizin çölleşmemesi için üzerimize düşeni yapmakta aceleci davranmıyoruz.Herkesin TEMA Vakfı başkanı sayın Hayrettin Karaca’nın başlattığı Seferberlikte üzerine düşeni yapmakta aceleci davranması gerekmiyor mu? Gelin hep beraber halk deyimiyle eteğimizdeki taşı döküp güzel Türkiye’mizin Sahra çölüne dönmesini engelleyelim. Bu durumda bütün varlıklarımızın, zenginliklerimizin ne anlamı olabilir. Günü kurtarmaya çalışmayalım. Belki biz,çocuklarımız ve torunlarımız bunu görmeyebilir.Ama bilim adamlarınca doğa tahribatı böyle devam ederse, gelecekte bir neslimizin bu akıbete uğrayabileceği iddia edilmektedir. Ege Denizinde bir kayalık için savaşın eşiğinden dönüldüğünü hatırlayalım.Vatan toprağı milletimiz tarafından bu kadar kutsal dır.Ülkemizi doğu-batı istikametinde seyahat edenler görmüşlerdir.Kars’tan yola çıkarsınız,Edremit’e gelinceye kadar bu ulu arazide ormana rastlayamazsınız.Sarıkamış7ta bir bölge ormanlıktır ve diğer yerlerde bazı dağların zirvelerine yakın yerlerde seyrek ağaçlar görürsünüz.Eğer mevsim sonbahar ise her taraf bomboz görünür.Bir de Artvin’den Edirne’ye yolculuk yapalım.Her yer yeşilin bütün tonlarıyla kaplıdır..Neden Kars’tan Edremit’e kadar bütün iç Anadolu da aynen olmasın O halde ne yapabiliriz? Elbette şu ana kadar yapılanları ve yapılmakta olanları hiçe sayamayız ve göz ardı edemeyiz.Ancak yetersizdir ve bu gidişle bir yere varamayız diye düşünüyorum.Öyle sanıyorum ki şu anda yılda yapılan ağaçlandırma çalışmaları, yine bir yılda kaybedilen ormanlara bedel olabilir.Belki orman kaybını durdurmuş olabiliriz.Peki geçmiş yıllarda bilinçsizce kaybedilenler ne olacak? O halde ,Ülkemizin tekrar yeşil bir örtüyle kaplanması için neler yapılabilir? Uzun vadeli çok ciddi tedbirler almak gerekmez mi? Şu anda ülkemizin orman politikası daha çok mevcut ormanları muhafaza etmek yönündedir.Zaten ormanı koruyan memurların adı da orman muhafaza memurudur.Birinci olarak bu unvanın değiştirilmesinde yarar görmekteyim .Gerçi isim değiştirmekle bir yere varılamaz ,ama ilk etapta değişmesi yararlı olur.İkinci olarak , şu anda orman muhafaza memuru olarak görevlendirilenlerin tahsil düzeyinin yükseltilmesi ve bilinçli bir ormancı olarak yetiştirilmesi lazım.İlkokul,ortaokul ve lise mezunları yerine üniversite mezunu ve gönüllü olarak bu mesleği seçmiş kişilerden oluşan orman memurları.Ormanlık bir bölgede yaşamış biri olarak bundan on beş yirmi sene önceki memurları düşünüyorum da hiç birisinin bilinçli bir ormancı olduklarını görmedim. Mevcut ormanları korumak ve geliştirmek için elbette Orman Bakanlığınca buna benzer uygulamalar yapılıyor.Benim ve ülkemdeki sağ duyu sahibi her insanın düşündüğü; her yeri zorunlu ağaçlandırmaktır.Üçüncü olarak bu anlamda“ Zorunlu Ağaçlandırma Genel Müdürlüğü” adında veya buna benzer bin adda bir genel müdürlük kurulmalı.Her yeri ağaçlandırma.Bu genel müdürlüğün her köyde bir kuruluşu ve görevlileri bulunmalı.Bu kuruluşun görevi bu işin uzmanlarınca yapılan ağaçlandırma planlarına göre her yıl köyün belli bir yerini ağaçlandırma zorunda olmalı.Köylerdeki ağaçlandırılacak alanlar tespit edilmeli..Diyelim ki bir köyde ağaçlandırmaya uygun alan bin dönüm ve on yılda burası ağaçlandırılacak.Buradaki görevliler tarafından her yıl yüz dönüm ağaçlandırma zorunluluğu olmalı ve bunu başaramayanlara yaptırımlar uygulanmalı.Nasıl ki devlet tarafından hiçbir okul öğretmensiz bırakılıp kapatılmıyorsa,hiçbir köy de ağaçlandırma memurlarından yoksun bırakılmamalı.Bu kuruluşlar okullardan,askeriyeden ve hatta cezaevlerinden de yardım alabilir.Böyle bir oluşum neticesinde kısa sürede yurdun dört bucağı bir oya gibi işlenmiş olur.S.ALTAŞ-1996 TARTIŞMA NEDİR? NASIL OLMALIDIR? Tartışma kelimesinin sözlük anlamı şöyle tanımlanmaktadır: Bir konu üzerinde, birbirine ters olan görüş ve kanaatlerini karşılıklı olarak savunmak. Genelde tartışmalar iki şekilde yapılır. Bilimsel tartışma, bilim dışı tartışma. Bu konulara açıklık getirmek için bilim nedir? Bilim dışı unsurlar nelerdir? Bu iki konu üzerinde tanımlar yapmak gerekir.Bilim;kanıtlanmış ve kanıtlanabilir sistemli) bilgiler toplamıdır.Bilim bir kıl yumağına benzer.Önce birisi bir fiske koyar,büyüye büyüye ucu açık bir yumak halini alır.Bilim güvenilir ama kesin değildir Bilimde şüphecilik vardır.Bilim yeni yeni bilgiler üretir ve kendisini düzelticidir.İnsan unsurunun bilime karışması objektiflik unsurunu kaybedebilir.Bilimsel bilgiler görelik ve kendini düzelticilik özelliğine sahiptir.Belirli konularda ve belirli zaman diliminde geçerlidir.Biri kiklik ve ucu açıklık özelliğine sahiptir.Sürekli yeni bilgilerle bugünkü bilgiler eskiyebilir.Yukarıda da belirtildiği gibi bilim yumağına her bilim adamı bir şeyler ekler ve hiçbir zaman bu yumağın ucu kapanmaz. Bilim herkese açıktır ve test edilebilir. Bilimin sınanması, denenmesi ve yargılanması gerekir. Bilimde sınırlılık mevcuttur. Bilim dışı unsurlar şöyle sıralanabilir. Değer yargıları, önyargı, spekülasyon, batıl inanç ve dogmatizm. Önyargı peşin hükümlü olmadır. Çoğu zaman şöyle düşünebiliriz; bu adamı ilk gördüğümde kötü zannediyordum. Fakat öyle değilmiş. Burada bizim ilk yaklaşışımız peşin hükümlü olmaktan kaynaklanmaktadır.Hiçbir gerçeğe dayanmadan,hiçbir kanıta varmadan konuşulan her şey spekülasyondur.Yapılan araştırma ve tahminlere göre bir yıl içinde yapılan spekülasyonlar bir Keban Barajını dolduracak kadarmış.Belirli bir görüşü ve ideolojiyi mutlak ve değişmez olarak görmek ise dogmatizmdir.Her insan yetiştiği toplumun değer yargıları etkisindedir. Yukarıda açıklandığı üzere bilim tartışmaya açıktır. Din ve felsefe mutlaktır ve tartışılamaz. Ulu öder Atatürk’ün vecizesinde belirtildiği gibi “Hayatta en doğru yolu gösteren bilimdir”.Bilimsel tartışmayı kim yapacak ve neye göre yapacaktır.Bir konuda tartışma yapabilmek için o konuda bilimsel bir araştırma yapmak,ya da o konuda yapılan bir araştırmayı ya bilim adamından ya da bilimsel kaynaklardan öğrenmek gerekir. Herkesin bilim adamı olabilme şansı ve yeteneği olmadığına göre, yapılan araştırmalara ait bilgileri derleyip saptırmadan bilimsel tartışma yapılabilir.Bilimin özelliklerini sayarken bilimin kesin olmadığına değilmişti.Bilim adamları bile kendi buluşlarının asla kesin olmadığına inanırlar.Araştırmalarına,deney sonuçlarına ve gözlemlerine kesinlikle kendi duygu ve hislerini karıştırmazlar.Elde ettikleri sonuçlara kendi his ve duyguları tezat teşkil etse bile bunun etkisinde kalamazlar.Bunun etkisinde kalsalar ne olur?Bilim adamı özelliğini kaybederler. Bilim literatürün geçemezler.Şimdi tartışmasını yaptığımız herhangi bir konu üzerinde bir araştırmamız yoksa,veyahut o konu üzerinde araştırma yapan bir bilim adamının bilimsel bulgularını tam anlamıyla öğrenmeden tartışıyorsak bizim yaptığımızın adı tartışma olur mu? Elbette olmaz .Yarım yamalak bilgilerle, ya da kafadan dolma ve uydurma şeylerle konuşuyorsak bunun adına tartışma denmez.Çoğu zaman tartışmaya açık olmalıyız deriz.Ama yalnızca tartışmaya.Tartışma bilimsel olmalıdır. Çoğu insanlar,kendisini aydın sayan veyahut saymayan insanlar , bilerek yada bilmeyerek tartışmanın dışında iş yapmaktadırlar..Biz çoğu zaman yaptığımızın bir tartışma olduğunu zannetsek bile yukarıdaki açıklamalara uymayan konuşmalar tartışma değildir.Ya nedir? İşte bunun cevabı bilim dışı unsurların tanımında yatmaktadır. Yani önyargı, spekülasyon ve dogmatizm olabilir. Buna harcanan zaman boşa uçup gitmekte ve ülkemizin kalkınıp ileri ülkeler seviyesini yakalamasını engellemektedir. Bütün bu açıklamalardan sonra kahvehanelerde ve çeşitli toplantılarda ne kadar spekülasyonların yapıldığını ,zamanın boş yere heba edildiğini şimdi daha iyi anlamış oluyoruz. Din ve felsefenin mutlak olduğunu ve asla tartışılamayacağını söylemiştik.Evet öyle.Din kesinlikle tartışılmaz.Ancak dinin özüne uymayan,dine uydurulmuş ve yakıştırılmış konular varsa, onlar yorumlanır.Bilgilendirilmeye çalışılır.Bu da dinin tartışıldığı anlamına gelmez .Yanı diğer bir tabirle doğru yorumlanmaya çalışılır.Bunun adı dini tartışma olmaz,yorumlama,ya da doğru bilgilendirme olur.Din alimleri hiçbir zaman dini tartışmamışlar.Dini yorulmamaya çalışmışlar.Felsefenin tartışılacağını söyleyemeziniz.Bir felsefi görüşe ya katılırsınız,yada reddedersiniz.Reddettiğiniz zaman zannediyorum sizde bir felsefe yapmış olursunuz. Tartışmalarımıza din ve felsefeyi sokmamalıyız.Bunun adı zaten tartışma değildi S.ALTAŞ-1996 (Üniversite notlarından)
|
|
Son Güncelleme ( Pazartesi, 29 Ekim 2007 )
|
|
|
 |
 |
© www.gulveren.web.tr
2005 all rights reserved |
|
|