ZAHİDE'EMZahidem adındaki türküsü ile ebedileşen Aşık Arap Mustafa 1901 yılında Kırşehir İli'nin Çiçekdağı ilçesine bağlı Orta Hacı Ahmetli köyünde doğar. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeder. Babası Kırşehir yöresinde oynanan 'Koca Oyunu'nda Arap rolünü oynadığı için Arap deniyordu. Mustafa'ya da Köyde 'Arap Mustafa' dendi.Arap Mustafa, Küçük yaşta Zahide'nin babası Yukarı Hacı Ahmetli Köyünden Hacı Mehmet Ağa'ya ırgat durur. Arap Mustafa Zahide'nin babasının yanında 22 yaşına kadar çalışır.Zahide, 1911 yılında Kırşehir'e Bağlı Çiçekdağı ilçasinin Yukarı Hacı Ahmetli KöyüNde doğar. Zahide genç kızlık çağında endamı ve güzelliği ile dikkatleri üzerine çeken bir genç kızdır.Zahidem türküsünü ortaya atan ise, yalnız Zahide'nin güzelliğidir.Zahidenin bu güzelliği karşısında kaplarında büyüyen (ırgatları) Arapoğlu Mustafa Zahide'ye sahip olmanın yollarını arar.Kendisine rehberlik edecek kimsesi yoktur.Çareyi gurbete (İzmir'e) giderek çalışmakta bulur. Kazancı ile Zahide'sine sahip olmanın hayallerini kurar. Gece gündüz yorulmadan çalışır, açlığa, susuzluğa dayanır. Tek ümidi Zahide'sine kavuşmanın hayalidir.Arap oğlu Mustafa'nın İzmir'e gitmesinden kısa bir süre sonra Zahide'yi Yukarı Hacı Ahmetli Köyünden (Molla Hasan) isminde zengin biriyle evlendirirler. Oysa Zahide de Arap oğluna aşıktır. Bu aşkını ne Arap oğlu ne de çevresi bilmektedir. Zahide'nin eşi Malla Hasan' dan iki kız çocuğu olur.Arapoğlu Mustafa, uzun bir müddet İzmir'de çalışır bu arada gelip gidenlerden Zahide hakkında haberler sorar. Zahide'nin gelin olduğunu duyar, tüm dünyası yıkılır, sinir buhranları geçirir. Zahide'ye olan aşkı ile evlenmeden uzun müddet yaşar.Bu arada Zahide'ye içinden içinden beyitler söyler.Zahide ise günden güne sararıp somakta yok olup gitmektedir. Ondaki olan güzellik ümitsiz aşkıyla kaybolmuştur. Kalan ise Arapoğlu'na olan gizli aşkıdır. Yakalandığı ince hastalık denen verem'den 1965 yılında ölür. Bunun ölümüne dayanamayan Arapoğlu'da Zahide'yE türküler söyleyerek dağa taşa uçan kuşa içini dökerek 1966 yılında ölür.Köylüler, sağlıklarında kavuşamayan bu iki aşığı yan yana koyarak son görevlerini yerine getirirler. Bu gün bu iki aşık Yukarı Hacı Ahmetli köyünün camisinin avlusunda yatmaktadır.Bu türkü Kırşehir'imizin dili, gönlümüzde yeri olan ozanımız Neşet ERTAŞ tarafından okunarak tüm yurdumuza duyurulmuştur.Türküde geçen Alişan ile Duran, Zahide'nin küçük kardeşleridir.Bacaksız oğlan Zahide'nin kocası Molla Hasan'dır.1974 yılında Yukarı Hacı Ahmetli köyünde ölmüştür.15 Aralık 1968 yılında, Çiçekdağı beşikli köyünde Ziraat teknisyeni Mehmet Koç, Zahidem Türküsü'nü, dayısı Arapoğlu Mustafa ÖZTÜRK'ün ağzından bizzat alıntı yapılmıştır. Hem şehrimiz emekli öğretmen, Şair H.Vahit BULUT'da 1973 yılında 'Zahidem' ile ilgili bir araştırma yapmış 'Kırşehir Halk Ozanları' kitabında Zahide'nin de için için Arapoğul'na ettiği ağıtı yöreden tespit ederek yayınlamıştır.Zahide’m gurbanım sallama beşik,Beni genç yaşımda eyledin aşık,Kadir Mevla'm senden bir yar isterimAğ buğday benizli zülfü dolaşık…İzmir dağlarında esirim esir, Affeyle Zahidem hep bende kusurEğer baban seni bana verirse,Nemize yetmiyor el kadar hasır…Gurban olurum Alişan'a Hacı'yaNazlı yarım düşemedim kocayaÇıksam Büyüköz'e seyran eylesem,Çeşmenin başına gelen sucuya…Ayınan doğarda gülene aşar,Zahidemi görenin tebdili şaşar,İyinin kaderi kötüye düşer,Diken arasında kalmış gül gibi…Zahidem gurbanım dar günüm dardan,El eder Zahidem iğdeli bağdan,Kahkülüne sürmüş kokulu yağdan,Derdim beni del'ediyor Zahidem…Kurban olurum Alişan'a Duran'aMüjdeler veririm Zahidemi bulana,Zahidemde benziyor çölde ceylana,Ceylan avcın ben olam Zahidem…Yine doğdu ülker ile teraziZahidem de has bahçenin kirazı,Kaderim övünsün bacaksız oğlan,Şu yalan dünyada adım murazı…Hazeli'de deli gönlüm hazeli,Çiçekdağı döktü m'ola gazeli,Dolaştım alemi gurbet gezeliBulamadım Zahidem'den güzeli…Kömür gözlüm al eline kalemi,Ben söyleyim yaz başıma geleni,Fukara deyip de gelmedin bana,Hani göster açlığından ölen…Zahidem gurbanım n'olacak halim,Gene bir söz duydum kırıldı belim,Gelenden gidenden haber sorarım,Zahidem bu hafta oluyor gelin...Ziyaretten çıktım Çender'in özü,Kum gibi kaynıyor Zahidem gözü,Aslını sorarsan esalet yerden,Hacı Bürolardan Mehmet'in kızı…Anamdan doğalı çok çektim cefa,Şu yalan dünyada sürmedim sefa,Eğer ahbaplardan soran olursa,Orta Hacı Ahmetli'den Garip Mustafa…Aslımı sorarsan ÇiçekdağlıyımFelek vurdu kollarımdan bağlıyımEğer beni sorup bilen olmazsa,Orta Hacı Ahmetli den Arapoğlu'yum.23-24 Nisan 1972 tarihinde Yukarı Hacı Ahmetli Köyü öğretmeni Mustafa UÇAR ve köy ahalisinden araştırılarak derlenmiştir. NARMANLI AŞIK SÜMMANİ (1860-1915) Asıl adı “Hüseyin olan Aşık Sümmani;1860 yılında Erzurum'un Narman ilçesi Samikale Köyünde doğmuştur. Babası Samikale'li bir köylüdür. Aile lakaplarına "Kasımoğulları" derlermiş. Sümmani pek yaşlanmadan 55 yaşında (bazı kaynaklara göre 57 yaşında) iken vefat etmiştir, ölüm tarihini çoğu araştırmacılar 1915 olarak kabul etmişlerdir. Sümmani, yöremiz aşıkları arasında büyük izler bırakan ve aşıklık geleneğinde "Sümmani tavrını" icad eden bir aşığımızdır. Sümmani'nin kendi ifadesine göre, şairlik kabiliyeti onbir yaşlarında başlıyor. O yaşlarda deyişler söylüyor ve küçük dörtlükleri akıl defterine yazıyor. Bir taraftan da halk şairlerinin an'ane ve inanmaları tesiri altında kalarak "Aşıklık" ve "Bade içmeyi" kafasında düşleyip duruyor. Derken, bir gece bir rüya görüyor. Rüyada ilk olarak gördüğü Gülperi adındaki sevgilisi uzun yıllar sönmeyen aşkının ve heyecanlarının kaynağı oluyor, artık rüyalarına girerek hayalini süsleyen "Gülperi" ye kavuşmak için içi yanıyordu. Esasen Sümmani çok hassas bir insandı. Her güzel şey O'nun gönlünü ince bağlarla örerdi. Temiz bir ifade ile söylediği şiirlerde, bütün bu samimi gönül hareketlerinin derin izleri görülürdü. Sevgi işlerinde bu kadar ince olan Sümmani, fikir ve düşünce bakımından da emsalleri arasında kuvvetli sayılır. Ömrünün sonlarına doğru hayattan aldığı derslerle her şeyi olduğu gibi görmeye başlamış ve son şiirlerinde de bunu göstermiştir. Sümmani'nin ifadesi açık ve temizdir. Her okumamış halk şairi gibi O'nun da şiirlerinde ölçü ve kafiye hataları vardır. 'Kamil İnsan" denilecek yaşlara geldiği vakit, Divan Edebiyatı hakkında kulaktan dolma bilgiyle, bu sahada söyleyen halk şairlerine uyarak, O da aruzla söylemeye özenmiş ve bir kaç parça söylemiştir. İfade ve ölçü hatalarından başka, mevzuda da soğuk bir nasihatçı basit ve küçük bir 'Hikemiyatçı”(Hikmet ve felsefe ile ilgili söz ve düşünceler) olabilmekten öteye geçememiştir. Sümmani; Aşık Şenlik, Muhibbi, Zülali gibi Doğu Anadolu'da tanınmış halk saz şairleriyle 'Meydan" edilmiş ve hemen hemen bunların hepsinde üstün gelmiş, bütün "Muammaları” çözmüştür. Erzurum ve Kars kahvelerinde, büyüklerin evlerinde, köylerdeki düğünlerde çok seneler çalmış ve koşmalar, hikayeler söylemiş, Kars'ta bir Azeri Halk Şairini de mat ederek sazını elinden almıştır. Halk Edebiyatı nazım şekillerinin hemen her nev'inde söyleyen bu şairin en kuvvetli şiirleri; koşmaları ile birde muammalarıdır. Bunlardan başka; Sümmani'nin destanları ve toplantılarda, eğlencelerde öğrenme ve yahut bir şeyin ahvalini anlatma kabilinden söylediği “Vasfı hal" leri, sohbetlerde söylediği ve karşılıklı olarak bir mevzu üzerinde birbirlerine uygun ve tamamlayıcı cevapları gösteren ve "Nazire" dedikleri manzumeleri de vardır. Ardahan'ın Değirmenli Köyü'nden Celal Bey adındaki zatın ziyaretinde söylediği "Çay ve Semaver” adlı bir Vasfi hali'i elde edilememiştir. Sümmani'nin menkIbeli hayatına gelince; Üzerine kurulmuş olan hikayelerden şu özeti aşağıya alıyoruz. ".. Sümmani bir gün, hayvan otardığı Ablaktaşı’na babası ile birlikte gidiyor. Çok zamandan beri oraya gitmemiş olan babası birden: - Eyvah oğul... Buralara ne olmuş? Buralar Erenler yatağıdır, buralar ziyaret yeridir. Oğul Hüseyin, buranın taşlarını dikenlerini temizle, gün gelir ki ecrini görürsün, demiş. Babası gittikten sonra, hayvanlar bir tarafta otlarken, Sümmani de babasının sözünü tutarak taşları ve dikenleri ayıklamış, öyle sıcağı bastırınca yorulmuş ve uyumuş ve oracıkta şu rüyayı görmüş: Kırk güvercin ile üç derviş gelmiş, devrişler bir yeşil yaprak üzerine üç harf yazmış, bunu Sümmanİ’ye göstermişler, ve 0’na 'Bunu Oku demişler. Sümmani de: "Ben okumak bilmem" demiş. Dervişler hemen oracıkta Sümmani’ye bunu okuyacak kadar öğretmişler. O da bu yazıyı okumuş. Buradaki harfler (G.P.İ) imiş Bunlar; dervişlerin kendisine az sonra gösterecekleri (GÜLPERÎ) nin adının baş, orta ve son harfleri imiş. Dervişler bundan sonra Sümmani'ye "Bade" vermişler. Sümmani ilk badeyi zorlukla içmiş ve içerken dervişler: - iç oğul! Sevdiğin kızın aşkınadır. Vilayeti Çinmaçin, şehri Bedahşan, babası Abbas Han, Adı GÜLPERİ'dir, demişler. Sümmani badeyi içince Gülperi'yi karşısında görmüş. Bu defa dervişler kıza dönerek: - İç kızım. Sevdiğin delikanlı aşkınadır. Vilayeti Erzurum kazası Narman, Köyü Samikale, adı Hüseyin! demişler. Gülperi de badeyi içmiş, İkisi de üçer kadehi tamamlamışlar. Badeler içilince kız ortadan yok olmuş. Dervişler Sümmani'yi kaçırmışlar. Deryalar'dan, ormanlardan, canavarlı dağlardan, tazı kadar büyük karıncalar arasından geçirmişler. Sonra, Bedahşanda bir saraya indirmişler. Burası Abbas Hanın sarayı imiş. Burada Gülperi'yi O'na tekrar göstermişler. O sırada uyanmış, kendisini kan ter içinde bulmuş. Ablak taşında gündüz uykuya dalan Sümmani uyandığında gece karanlığıdır. Sümmani etrafina bakınır hayvanlarını da bulamaz. İçinde büyük şüpheler ve endişeler taşıyarak şaşkın şaşkın köyüne dönerken önüne bir Kır atlı çıkar. Sümmani tekrar şaşırır. Kır atlı Sümmani'ye selam verdikten sonra: - Şaşırma oğlum! Bundan sonra senin adın "Sümmani" dir. Uykuda ne gördünse üç ay kimseye söyleme! Dedikten sonra, atını sürmüş gitmiş. Sümmani köye gelmiş, üç ay kimseye bir şey söylememiş. Aradan üç ay geçtikten sonra bir kış günü köyün odasında otururlarken, köylüler sıra ile türkü söylüyorlarmış. Sıra Sümmani'ye gelince "Tek-Tek" redifli bir koşma söylemiş ve orda bulunanların hemen beğenisini kazanmış. Aşık Sümmani'nin bade içişini anlatan koşması şöyledir: Uyandım gafletten oldum perişan Bir nur doğdu alem oldu ürüşan Selam verdi bana hob dervişan Lisanları bir hoş sadası tek tek Aldılar abdesti uyandım hapdan Dediler aslınız hakü türabdan Okuttular üç harfi yeşil yapraktan Okudum harfini noktasın tek tek. Okudum harfini zihnim bulandı Yaralarım göz göz oldu sulandı Baktım çar köşede kadeh dolandı Nuşettim pirlerin badesin tek tek İçtim badesini gördüm rengini Tam on sekiz saat sürdüm cengini Yaryüzünde saydım on beş bengi ni Hal, halin altında noktasın tek tek Baksana dillere bak bu sohbete Yetemedim bu dünyada hikmete Mecnunu da atmışlardı gurbete Kalmış gurbet elde hep böle tek tek Dizemedim gözüm ben bu elfazı Yüreğimi yaktı kafirin kızı Kara gördüm artık kış ile yazı Felek attı bize sillesin tek tek Dediler Sümmani gel çekme elem Adını çürütür derdile verem Senin için dünyada kavuşmak haram Böyle yazmış kalem Hudasın tek tek. Aradan günler aylar geçiyor. Gülperi gündüzleri hayalinde geceleri hep düşündedir. Günler geç-tikçe "Gülperi" nin sevgisine dayanamayacak hale geliyor ve O'nu aramaya karar veriyor. Köyünden ayrılırken "Düşüptür” redifli koşmasını söylüyor. Sümmani; Kafkasya'yı,İran'ı dolaştıktan sonra, sevgilisini bulamadan dönüyor. Giderken yolda bir İranlı Kız görüyor, buna da kınalı" redifli koşmayı söylüyor. Sümmani, köyüne döndükten sonra on yıldan fazla kalıyor. Bir gece rüyasında "Hazreti Pir" O' na Kırım'a gitmesini söylüyor. Hemen kararını veriyor ve kalkıyor Kırım'a gidiyor. Kırım'da İspirli Muharrem Usta adında bir fırıncı buluyor. O yerlerin garibi olan Sümmani'ye bu Muharrem Usta çok yardımda bulunuyor. Kırım'da bir saray varmış, bunun kapısında bir taş asılıymış. Bu taşın altından geçip içeri girmek isteyenler günahsız iseler geçebilirlermiş. Günahlı olanlar girmek isterlerse taş alçalarak başlarına vurur, sersemleyerek geri dönerlermiş. Muharrem Usta, Sümmaniyi bu saraya girmeye teşvik etmiş. O da razı olmuş, abdest alarak kapıya yanaşmış ve taş başına vurmadan içeri girmiş. Sümmani bu sarayda gördüklerini bir destanında anlatıyor. Sümmani Kırımdan döndükten sonra artık "Menkıbe" sahnelerinin perdesi kapanıyor. Sümmani, 1912 yılında tekrar Erzurum'a dönüyor. 1915 yılma kadar hep köyünde kalıyor. 1915 yılının bir sonbahar günü yapraklar dökülürken O'nun öldüğü haberi köye yayılıyor. Bu haberi duyan bütün dostları, hemşehrileri ve yöre halkı günlerce ağladılar, ağladılar... Maşükasına kavuşamayan Sümmani bir dörtlüğünü şöyle yazmış: Döner mi kavlinden sıtkı sadıklar Dost ile dost olur bağrı yanıklar Aşk kaydına geçti bunca aşıklar Sümmani'yi derkenara yazmışlar. Başka bir şiirinde de: Ta ezelden beri bir güzele meftunum Dostlar bu aşk etti pek bizar beni Yitirdim Leylamı ben bir Mecnunum Yıllar var terketmez ah-ü zar beni. Bana derler alevin yok közün yok Bu dünyada itibarın sözün yok Yokladım kendimi bir kem özüm yok Yare şekva kılmış rüzigar beni Sümmani'yem kendi kendim okladım Şadlık taksiminde ismim sakladım Yarin fikir defterini yokladım Yazmış bundan böyle ihtiyar beni. Sümmani'nin, şimdiye kadar bütün şiirlerinin toplanmaması ve bir "Sümmani Divanı" yayınlanmaması Erzurum için büyük noksanlıktır. Kültür Bakanlığı Erzurum il Hak Kütüphanesi'nde yaptığımız araştırmada Sümmani hakkında yıllar önce, Türkçe öğretmeni Haşini Nezihi Okay'ın yayınladığı 32 sayfalık küçük bir kitapçıktan başka bir şey bulamadık. O kitapçıktan aldığımız bazı derlemeleri biz buraya alıyoruz. Sümmani; öz Türkçe'ye kıymet verilmediği bir dönemde, Arapça-Farsça bilmeyenlere itibar edilmediğine şahit olarak bir şiirinde şöyle demiş, bir yerde hayat felsefesini de dile getirmiştir. Çekme şu dünyanın endişesini Demir eyle gönlün dört köşesini Kemlik ile kırsan gam şişesini Dönüp ona derman olsan fayda ne? Arabi, Farisi dilin olmazsa Bülbüle münasip gülün olmazsa Elbet bir meslekte elin olmazsa Dava ile Sultan olsan fayda ne? Bir gün olsun Yaradanı anmazsan Mecnun olup aşk uğruna yanmazsan Bir güzelin sinesine konmazsan Hayal ile mihman olsan fayda ne? Sümmani der Yaradana zikreyle Birliğini bilip daim şükreyle Ta ezelden gelen işe fikreyle Başa geçip pişman olsan fayda ne? FANİ DÜNYA Bahar gelir yine karşı dağlara Mor menekşe lale bitmek içindir Bülbül figan eder iner dağlara Bir gül goncasile yatmak içindir. Ezelden bu dünya fanidir fani Bu gün vardık yahu, ya yarın hani? Hak bize çok verdi aklı izani Aşka daima hizmet etmek içindir. Hey ağalar gönül asla tek olmaz Konar, göçen hiç kimseye yük olmaz Can emanet, bir kimseye mülk olmaz Bu dünyaya gelen, gitmek içindir Sümmani'nin bir/başka dünya görüşünü dile getiren bir başka şiiri:Kimlere sorayım nasıl edeyim Canana ulaşan yol kapını O afet var iken kime gideyim Canandır gösteren yol kapısını Fazilet, kemalet maksude yoldur Halkeden haliktir halk olan kuldur Muhabbet aşkile gönlünü doldur Kapa kemlik denen sol kapısını Aşıka muhabbet fazla görünmez Bağçivansız bağın gülü derilmez Gönül bahçesine kolay girilmez Girmek ister isen bul kapısını Aşıklar maşuka boyun eğerler Ahdine sadakat gösterir erler Bir gün olur gelir kapun döğer Döğmüş isen eğer el kapısını. Sümmani bihaber değil bu rahtan Asla kurtulmadı hicrandan ahdan Her ne ister isen iste Allah'tan Yanılıp da çalma kulun kapısını.Sümmani'den bir nasihat:Tövbekar ol, gönül tariktan çıkma Namertten şefaat şifadar olmaz Eylik eyle sakın, bir gönül yıkma Görüşme kötüyle, onda ar olmaz. Dinleme dünyanın kilükalini Gözetle kamilin bir kemalim Düşürme üstüne el vebalini Zira böyle kişi bahtiyar olmaz.Namertler içinden hicret et durma Yapacağın hayrı kimseye sorma Kişi zadelikle kendini kurma Mezartaşı ile iftihar olmaz. Sümmani ah edip sararıp solma Gelen tanrıdandır kimseden bilme Sevilen bir yere çok gidüp gelme Kesilir muhabbet itibar olmaz.Gurbette olan Sümmani, bir gün oturup şöyle yazıyor: Şu karşıki yüce dağlar Acep bizim dağlar mı ola Kara yaslı benim anam Oğul derde ağlar mı ola. Kabe'den gelir hacılar Yürekten çoktur acılar Evdeki çifte bacılar Kardaş derde ağlar mı ola. Yol üstünde biten otlar Her gelen bizi öğütler Kavim kardeş kaç yiğitler Yoldaşderde ağlar mı ola. Nedir cürmüm nedir hatam Nice gurubet elde yatam Ak sakallı benim atam Oğul derde ağlar mı ola. AĞLARIM Benim yazım bilmem akmı karamı Hiç bir tabib sağlıdamaz yaramı Yüksek yüksek dağlar almış aramı Kavuşmamız oldu muhal ağlarım Kanadım yok uça uça varayım Dağlara taşlara bir bir sorayım Mümkün değil artık yüzün göreyim Yardıma geldikçe bu hal ağlarım Derdim gamım kederlerim tükenmez Acılaştı bu hayatın, meyvesi yenilmez Gönlüm evi yıkılmıştır şenlenmez Hayatımı sarmış melal ağlarım. Sümmani'nin bir yergisi: Üç beş hurufattan hisse kapanlar Her yahşiyi, her yamanı ta'neyler Bir iki ilaçla deva yapanlar Eflatun'u ve Lokman'ı ta'neyler Sağa sola meydan vurup laf eden Heva ü hevese ömrün sarfeden Gündüz bile gölgesinden havfeden Rüstem gibi pehlivanı ta neyler İbare okuyup mana seçmeyen Aşkın şarabından katre içmeyen Kendi nefsine sözü geçmeyen Adalette Süleyman'ı ta'neyler, Sümmani'nin şiirlerinde, yol gösterici ahlaki öğütlerde mevcuttur: Bunların çoğu, bu gün bir "Atasözü" gibi halk arasında söylenmektedir. Örneğin: " Sevilen biryere çok gidip gelme Kesilir muhabbet itibar olmaz." " Dünyada eskıye itibar olsa Her sabah nur doğar bitpazanna" " Bir kişinin olsa neslinde bozuk Ne kadar iyi olsa zulümkar olur" " Refik olursan hızana işin uğramaz düzene Tohum ekersen hozana Harmanda mahsun olursun," " Yiğitin koynunda harçlık olmazsa Aslı bülül olsa dili lal olur." Sümmani'nin bir kaç tane de "Destanı" vardır. Bunlardan birisi 1309 yılında, Tortum'da vuku bulan bir heyelan neticesinde dağın kayması ve kopmaşı ile "Hınzorik" Köyü'nün batması veya ortadan kaybolmasıdır. Rivayete göre "Tortum Şelalesi" bu heyelan neticesinde meydana gelmiştir. Sümmani bu destanında şöyle diyor: Kasayı Tortumda oldu vukuat Gören gözler düştü ah-ü figana Bin üçyüz dokuzda ettik rivayet Bu destan edip saldık heryana. Bu gama müşterek ölüler sağlar Görenler ah eder yürekten ağlar. Sarsıldı dereler, söküldü dağlar, Her taraf boğuldu toza dumana. "Hınzorik" in gam efkarı bilindi, İşitenin bağrı gönlü delindi. "Hınzorik" kütükten ismin silindi, Sanarsın aslından olmuş virane, Budur son alamet bozuldu devran Biçare Sümmani eylesin seyran Tahammül yok yaza buna bir destan Bir eser bıraka cümle cihana. |