Hocam siteniz harika, özellikle okulumuzun yapılışı,köyü içtenlikle anlatmanız ve simizar olayı ve şiiri aktarmanız beni duygulandırdı.Saygılar Hocam. Tuncay AKTÜRK
Mikdat Çelik Sevgili Öğretmenim; Bu satırları yazmamıza sebep olan minicik ellerimize kalem tutmayı, insanları sevmeyi, hayata tutunmamıza ve kendimize yön vermemize vesile olan sizsiniz.... Sizi görünce çok heyecanlandım çok duygulandım. İyi ki varsınız Hasretle hürmetle ellerinizden öperim. En derin saygılarımla. Mikdat Çelik | | |
| OKUMUŞ, LAKİN ADAM DA OLMUŞ BİR YİĞİT!.. | | Selahattin Altaş ismi, aklımda her zaman bir fenomen olarak kaldı. Sanırım benden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. Halamın oğluydu ve üstelik komşu köylerdendik. Öğretmen okulunda okuduğunu öğrendiğimde daha küçücük bir çocuktum. Fısıltı halinde yayılan bir söylence, onun büyük adam olacağını söylüyordu. Bilmem kaç pare köyün oldukça az sayıdaki harika çocuklarından birisi olarak, daha o günlerde gönlümüzdeki müstesna yerini almıştı. Okumak fikrine karşı duyduğumuz saygının sebebi neydi bilmiyorum; ama okumak dendi mi, aydınlığa yürümek gelirdi aklımıza. Tanrısal bir ayrıcalık bilirdik okumayı, dertlere derman olmayı öğrenebilmek, üst değerlere koşmak, ya da, insanın içini her dem huzurla dolduran kutlu bir sevdaya tutulmaktı. İşte Selahattin Abi benim gözümde böyle mübarek bir yolun yolcusuydu..Üstelik bugünden bakınca, okumuş lakin adam da olmuş ender insanlardan birisi olarak çıkar karşımıza. Galiba bunun sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Eznos’a her gidişimde, içi kitaplarla dolu kütüphanesini hayranlıkla izlediğimi hatırlarım. Narman’ın Todan köyünde görev yaparken ara sıra Oltu’ya gelip bize misafir olurdu. Her seferinde kitapçıdan romanlar alır ve daha köye gitmeden onları okumaya başlardı. Onu farklı kılan da buydu ya. Kitaba para veren kaç kişi vardı ki bu toplumda.. Şimdi artık biliyoruz ki, ders kitaplarının dışındaki yayınlarla buluşmadan, kapı gibi diplomalarımız da olsa, okumuş sayılamıyoruz.. | | Hiç unutmam, babam ve amcam Küçük Yayla’da bulunan Sarı Çayır’ı biçiyorlardı. Siz bakmayın isminin sarı olduğuna, başta gelincikler olmak üzere, onlarca renk ve kokuda başka çiçek bütün yayla ile birlikte bizim çayırımızı da süslemekte idi. Sırt üstü uzandığım yerde, tırpanlanan çiçeklerin çığlıklarını duyabiliyordum. İnsanı sarhoş eden keskin kokuları her geçen dakika farklılaşıyor, hele de küflenme sürecinde, Fransız parfüm sanayinin hiçbir zaman taklit etmeyi başaramayacağı cennet kokularına dönüşüyorlardı. İşte böyle olağanüstü bir zaman dilimiydi ki, bir at sırtında Selahattin Abi çıkageldi. Heyecanlıydı, ben onun elini öptüm, o da dayılarının. Belli ki, içinde tutamadığı ve bir an önce paylaşmak istediği aşkın bir coşkusu vardı. Elindeki derginin sayfalarını hızla çevirdi ve bir yere geldiğinde durdu, onu babam ve amcamın önüne uzatırken gülümseyen yüzündeki büyük ve başarmış adam ifadesini gördüm. Nasıl da hayranlık duymuştum. “Bakın!” diyordu. “Bu benim şiirim, yayımlamışlar.” Babam ve amcam takdir duygularını nasıl yansıttılar hatırlamıyorum, ancak benim için bu öyle bir sahneydi ki, biraz önceki sarhoşluğumu daha da derinlere taşımıştı. Dergiyi elime aldım ve birkaç saat boyunca trans halinde öylece baka kaldım. Durmadan sayfalarını çeviriyor, dönüp dönüp Selahattin Abi’nin öğretmenler için yazdığı şiiri ve altındaki imzasını okuyordum. | | Soğmun’un yarım çanak şeklindeki, adı gibi küçük ve şirin yaylasında onlarca küçük göl ve göze bulunurdu. Ormanların dıştan öbek öbek kuşattığı bu cennet yaylanın güneydoğu tarafında bulunan Uzun Güney sırtlarına çıkarsanız eğer, sizi dünyanın en güzel manzaraları karşılar. Erdavud’a (Er Davut) doğru uzanan sarı çam ormanlarını görünce, ışık ve gölgenin yeryüzündeki en güzel dansıyla karşılaştığınızı anlar ve zümrüt’ün, koyu yeşilden turkuaz’a akan dalgalı tonları ile büyülenirsiniz. Şairin, “geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” dediği gibi, bugün hala yatağıma her uzandığımda Eznos Vadisi’nin Uzun Güney sırtlarından verdiği o müthiş peyzajı düşünür ve rahat bir uyku çekerim. | | Saygısızlık saymayınız lütfen.. Eski isimleri, lakapları, hitapları nedense oldum olası sevmişimdir. Evbakan yerine Soğmun, Gülveren yerine Eznos derim mesela, bana daha sıcak, daha samimi ve bize aitmiş gibi gelir. | | Kosor’dan tek parça halinde çıkan kanyon birkaç büyük yarık halinde dağlara ulaşır. Bu yarıkların merkez ayağı Karınca’da son bulurken, daha kuzeyde olanının bittiği yerde Eznos Vadisi, vadinin başladığı yerde ise Eznos Köyü bulunur. Erdavud’un eteklerinde mücevher bir gerdanlık gibi duran Eznos, ahşap ve dik çatılı evleriyle, uzaklardan bana Kaf Dağı’nın ötesi gibi görünürdü. | | Sinan, mekan algısını tümüyle değiştiren merkezi kubbeyi yaratmadan önce mutlaka, ama mutlaka Eznos Vadisi’ndeki ormanları görmüş olmalı diye düşünürüm. Antik Grek mimarları Boğazdere’yi bilmeselerdi, o zarif sütunları yapabilirler miydi dersiniz? Evet bilirim, ormanlar her yerde güzeldir, lakin uzaktan bakınca.. Yakınına gidip de içlerine girmeye kalkışırsanız, sizi karşılayan yamru-yumru ağaçlar ve çalı-çırpı buna müsaade etmez, ya da çoraklaşmış bir zeminde daralırsınız. Oysa bahse konu ormanlar öyle mi ya, bütün kapılarını teklifsizce açıp, bir aziz misafir gibi karşılar sizi. Zeminleri halı gibi yumuşacık ve yemyeşildir. Her yanınızı, upuzun boylarıyla sonsuza yürümüş hissi uyandıran budaksız ve reçine kokulu sarı çamlar kuşatır, lakın mekan sınırlanmaz, bilakis bir genişlik ve özgürlük duygusu kaplar içinizi.. Şapkanızı düşürmeden gökyüzüne bakmayı başarabilirseniz eğer, sizi bulutların selamladığını görürsünüz. Işık ve gölgenin kuşlarla oynaştığını hisseder, kuş cıvıltılarını cennet seslerine dönüştüren akustiği keşfedersiniz. Çalı türü ağaçlar, genelde vadi içlerinde ve guruplar halinde, ormanla uyumlu ve çevresiyle mütenasip bir düzen içinde bulunur. Gelin düğmesi, meşe gagası, çilek ve böğürtlen başta olmak üzere onlarca meyve, ormanın size ananızın ak sütü gibi helal olan ikramıdır; doğrusu şu ki, bütün hayatım boyunca o meyvelerden daha lezzetlisini yemedim. | | Hülasa, anlatmakta aciz kaldığımız bir düşler diyarının hayırhah ve aydınlık yüzlü yiğit evladıdır Selahattin Abi.. Belli ki şimdilerde, içinde bir kor gibi sakladığı Eznos sevdasını sanal dünyanın iletişim köprüleriyle vuslata çevirmenin kavgasını veriyor. Haklıdır elbette, okumuş adam olmak demek aynı zamanda estetik değerleri, geleneği, kültürü ciddiye almak demektir. Doğaya, çiçeğe, böceğe, ağaca ters köşe bakmanın cehalet tanımı içinde yer alması boşuna mıdır. Birleştirici ve aydın kimliği ile öğretmenlerin yüz akı olmayı başarmış Selahattin Abi’ye de, doğrusu bu yakışırdı. Babası rahmetli Mirza Dayı’yı hatırlayınca, verdiği mücadelenin geldiği iklime pek de münasip düştüğünü anladım. Rahmetli Saniye bibi’mim (hala) o dünya güzeli hayat arkadaşı Mirza Dayı, sürekli gülümseyen yüzü ve bilge davranışlarıyla çevresine pozitif enerji yayar, herkeslerle dost bir yaşam sürerdi. Galiba ona yakın olmak, huzura da yakın olmaktı. Babam, dünyada en çok Mirza Dayı’ya güvendiğini söylerdi. Selahattin Abi’nin ve hele de kardeşi Ayhan’ın babalarına benzediğini düşünürüm. Yeri geldi madem söyleyelim, sevgili Ayhan’ımızın yüreği sevgi ile doludur, neşelidir, tevazu ve tevekküle dayalı dünya algısı, her şeyi güzel gösterir ona.. Şimdi Kayseri’ye yerleşmiş olsa da, gönlümüzden uzaklaşmayı hiç hiçbir zaman başaramadı.. | | Galiba okunma sınırlarını aştık, sabırlarınızı zorladık.. | | Bölük pörçük ve aklımıza gelen ilk şeylerdi yazdıklarımız. | | Başta Selahattin Abi olmak üzere, sesimizi duyan herkeslere selam eder, büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim.. | | Bu ileti Mehmet VURAL tarafından gönderilmiştir Yakutiye yayıncılık-Erzurum). |
Babası öldü. Yetim büyüdü. Üvey evlat oldu. Tutuklandı. Hapse atıldı. Sürüldü. İşsiz kaldı. (Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne: Harcamalarım fazla değil, zira gelirim hep az.) Hastalandı... Böbreklerinden. Vuruldu... Göğsünden. Mesleğinden atıldı. İdama çarptırıldı. Kardeşleri öldü. Çocuğu olmadı. Boşandı. Karaciğeri iflas etti.
Evet, bu insan | Mustafa Kemal Atatürk | | Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın... Anlatın ki, o yetimin, evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız.
Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan ibaret değil çünkü... | Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.
İşte liste yukarıda. Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse, gelmiş... | Bunu anlatın. Direnen... Teslim olmayan ruhu anlatın.
Korkmasınlar engellerden. Korkmasınlar yalnız kalmaktan. Korkmasınlar işsizlikten. Korkmasınlar parasızlıktan. Korkmasınlar alçaklardan. Korkmasınlar doğrulardan.
Yürek dediğin... Sadece organ değil arkadaş. Bunu anlayın!!! AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasını protesto ediyoruz ! | | Ulusal bilincimizi yavas yavas yok etmelerine izin vermek istemiyorsanız; iletebileceğiniz kadar iletiniz!
İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler... Trene binerler ve kompartımana çekilirler. | Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün kompartımanının kapısını çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını yıkamaktadır. | Yaveri: 'Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde; niye böylesiniz', der. | 'Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz, kolumu yastık yaptım ağrıdı, setremi yastık yaptım üşüdüm, uyumadım kalktım', der. | Yaveri: 'Aman Paşam! Birimize haber vereydiniz; hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik', der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir: | 'Geç fark ettim, hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiç birinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil; milletimin rahat uyuması'. | | ATAMIZ SAYESINDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ KI; HALA UYANAMADIK? | Bir sürü saçma maili 10 kere birilerine gönderip dileklerinizin gerçekleşmesini bekleyeceğinize, lütfen bunu iletin !!!!!!!! | Bu ileti İlköğretim Müfettişi Ali ŞAHİN tarafından gönderlmiştir. |
Bir Amerikalı,bir İngiliz ve bir Iraklı kahvede oturmuş çay içiyorlar. Amerikalı çayını bitirince bardağı havaya fırlatmış, silahını çıkarıp bardağa ateş edip parçalamış: "Bizde bardaklar o kadar ucuzdur ki biz Amerika'da ayni bardakla iki kere çay içmeyiz" İngiliz de bunun üzerine çayını bitirip bardağı havaya fırlatmış ve ateş ederek bardağı parçalamış: "Bizim kumsallarda bardak yapacak cam için o kadar çok kumsal vardır ki, ayni bardakla iki kere çay içmeyiz" .Bunun üzerine Iraklı da çayını bitirmiş, bardağı havaya fırlatmış, silahını çekip Amerikalı ve İngiliz’i vurmuş. "Bağdat'ta bu İngiliz ve Amerikalılardan o kadar çok var ki, biz ayni adamlarla oturup iki kere çay içmeyiz..." Hasan YÜKSEL Aselsan'da beş ay içinde değişik nedenlerle intihar ettikleri ileri sürülen üç mühendisin ölümü üzerindeki esrar perdesinin kaldırılması için savcılık soruşturması sürdürülüyor. Savcılık güvenlik birimlerine soruşturmanın derinleştirilmesi talimatını verirken üç mühendisin ölüm nedenleri üzerinde her gün yeni iddialar ileri sürülüyor. Bugünlerde internet üzerinde onbinlerce kişiye gönderilen maillerde intiharların aslında cinayet olduğu ve bu cinayetlerin nedeninin ise F-16 uçaklarında bulunan tanıma sisteminin çözülmesi olduğu belirtiliyor. İddialara göre; bundan bir kaç yıl öncesine kadar F-16 üretim merkezi TAI de uçakların dost-düşman tanımlamasını yapan elektronik sistemi, bir tane dahi Türk mühendisin bile giremediği bir bölümde üretiliyordu. Bu sistem Türk F-16 sının bir uçak ile karşılaştığında karşıdakinin dost mu düşman mı olduğunu pilota iletiyordu. Burada Türkiye açısından bir sorun yaşanıyordu. Bir Türk F-16 sı NATO ülkeleri olan, ABD, İngiliz veya Yunan uçaklarından biri ile karşılaştığında onları olarak algılayarak pilota sinyal göndermiyordu. Bu da sık sık Türk hava sahasını ihlal eden Yunan uçaklarının hava sahasından uzak tutulmasında problem yaşatıyordu. Başka bir problem de bu ülkelerden herhangi biri ile yaşanacak sorunlarda hava savunma sisteminin tamamen çökmesini gündeme getiriyordu. ABD herhangi bir savaş veya askeri operasyon sırasında kendileri tarafından satılmış veya modernize edilmiş elektronik tanıma sistemine sahip uçak, helikopter, tank ve izleme sistemleri gibi stratejik araçları istediği zaman uydular aracılığı ile verilebilen talimatla savaş dışı bırakabiliyordu. ASELSAN mühendisleri 6 ay gibi kısa bir sürede ABD tarafından bize güdülen bu uçak tanıma sisteminin hakimiyetini lehimize çevirmeyi başardı. ABD’nin yıllarca çalışarak kurduğu sistem, Türk mühendisleri tarafından kısa bir zamanda Türkiye lehine çevrilmişti. Türk mühendisler sadece uçak tanıma sistemini çözmemişler aynı zamanda da ABD'nin uydular aracılığı ile gönderdiği sinyallerle savaş araçlarını saf dışı bırakma sistemini de çökertmişlerdi. İnternette son günlerde onbinlerce kişiye gönderilen maillerde üç Türk mühendisin bu yüzden intihar süsü verilerek öldürüldüğü yolunda mailler gönderiliyor. ÜÇ TÜRK MÜHENDİSİN ŞÜPHELİ ÖLÜMLERİ Tarih: 7 Ağustos 2006 Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu(Ankara) Aselsan’da çok önemli projolere imza atan 31 yaşındaki makine mühendisi Hüseyin Başbilen bir aracın içinde ölü bulunuyor. ODTÜ mezunu mühendisin sol el bileğinde ve boynunda kesik izleri var. Otopsi sonucu “intihar etmiştir”deniliyor. Tarih: 16 Ocak 2007 Yer: Gölbaşı(Ankara) Aselsan’da çalışan ODTÜ mezunu elektrik mühendisi 30 yaşı aki Ali Ünsem Ünal aracının içinde tabancayla intihar ediyor.3 yıldır Aselsan’da çalışan mühendis ölüyor. Tarih: 26 Ocak 2007Yer: Batıkent(Ankara) 26 yaşındaki ODTÜ mezunu elektrik mühendisi Evrim Yançeken evinde intihar ediyor. 2 yıldır ASELSAN’da görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken, 7. kattaki evinin pencerisinden atlıyor. Genç mühendis ölüyor. Yüksek lisans yapan genç mühendisin, uzun süredir tez için çalıştığı ve bu nedenle psikolojisinin bozulduğu iddia edildi. Bir de intihar notu bırakmış: “Artık *dayanamıyorum. Psikolojim çok bozuldu. Yüksek lisans tezimle ilgili büyük sıkıntılar yaşıyorum. İntiharımdan kimse sorumlu değil. Ailemin üzülmesini istemiyorum. - 7 Ağustos’taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin Başbilen’in vücudundaki kesikler için “kendi yaptı” dendi. - Gölbaşı’ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal, aracının içinde başından vurulmuş bulundu. “İntihar etti” dendi. - Batıkent’teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp 7. kattan kendini attı. 3 farklı şekilde intihar ederek hayatlarına son veren mühendisin tek ortak noktası ise ASELSAN'da çalıştıkları bölüm. O da AVIONIK sistem bölümünde görev almaları. Savcılığın soruşturmasını bir an önce tamamlayıp üç gencimizin gerçek ölüm nedenini bularak kamuoyunu aydınlatması hem ailelerinin hem de kamuoyunun vicdanını rahatlatacak. Savcılık da ASELSAN'ın AVIONIK sistem bölümünde çalışan üç gencin peşpeşe intiharını manidar bulduğu için soruşturmayı derinleştirdi. Şimdi ise sonuç bekleniyor. Aselsan'da birkaç ay içinde intihar eden üç mühendisin F-16 uçaklarının tanıma sistemlerini çözdükleri ileri sürüldü Haber:www.bilgigazetesi.com 17.02.2007 tarihinde gelen bir iletiİngilizcemizi geliştirelim.Sayın Y. A. Arkadaşlarıma yardımcı olması dileğiyle Türkçe kelime 17 İngiliz kelimesine bedeldir. DERS 1) -Afyonkarahisarlilastiramadiklarimizdanmisiniz ? Ingilizce çevirisi:Are you one of those people whom we unsuccessfully tried to make resemble the citizens of Afyonkarahisar?
DERS 2) Yeni baslayanlar için tercüme cümlesi : -Üç cadi üç Swatch saate bakiyorlar. Hangi cadi hangi saate bakiyor? Ingilizce çevirisi: -Three witches watch three Swatch watches. Which witch watch which Swatch watch? DERS 3) Simdi ileri derece tercüme cümlesi : -Üç travesti cadi üç Swatch saatin butonuna bakiyorlar. Hangi travesti cadi hangi Swatch saatin hangi butonuna bakiyor? Ingilizce çevirisi: (Bunu kendi kendinize sesli okuyun lutfen!) -Three switched witches watch three Swatch watch's switches. Which switched witch watch which Sw atch watch's which switch? 7 KURŞUNLA ISTİKLÂL MARŞI ....
Hakan Evrensel emekli bir subaydır. Güneydoğu Anadolu'da terörle Mücadele etmiştir. Evrensel daha sonra istifa ederek, Güneydoğu Öyküleri –1.2.3 adli üç kitap yayınlamıştır. Bu kitapta subay, doktor, hâkim, savcı, er Güneydoğu Anadolu'da emperyalizmin işbirlikçisi PKK'ya karşı mücadele edenlerin mücadele anıları anlatılır. Üç kitap da defalarca basılmıştır. Simdi üç cilt bir arada "Güneydoğu Öyküleri" adi ile yayınlandı. Oğullarının yiğitliğini anlamak isteyen bir milletin okuması gereken bir kitaptır.Evrensel'in kitabi. Bütün kitapçılarda bulmak mümkündür. Size bu kitaptan bir hâkimin anılarını aktarmak istiyorum. Güneydoğu’nun küçük bir ilçesinde görev yapan hâkim, ilçe dışındaki lojmanından görünen karakolun bir gecesini söyle anlatır: "Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı söyleniyordu. Yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı. "En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22.10, 500 terörist.Karakol o gün basılmadı."Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem başladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin, dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı. "Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konuşmaları takip eden askerler timden ümitlerini kesmişlerdi. Ama bir yandan da çağrılar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu:"Yaralılarım var, yaralılarımı alın." Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen cevap verildi. "Tamam, Suat 3, sakin olun, az sonra birlik çıkacak. "İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin basındaki tim komutanlarından biri, bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden tekrar çağrı yapıldı. "Suat 3, irtibati kesme. Sakin olun!" Cevapta bir değişiklik olmadı: "Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar. Yaralılarımı alın!" "Ve tam bir buçuk saat, beser dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu sözlerle sürdü: "Yaralılarımı alın" , "Sakin olun, geliyoruz. "Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düsen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskının şiddetini gittikçe arttırıyorlardı. Kimsenin, değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi olmadığı apaçıktı. "Bir süre sonra, Suat 3'ün telsizinden hırs dolu kelimelerini işittik:"Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım. "Hepimiz sok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye girdi. Hemen hemen Ayni sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı. Ama işe yaramıyordu. Tim komutanı "Yaralılarımı alın!" dışında başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla, bir saat kadar daha tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit olduğunu düşünüyorduk.İçim burkuluyor, basım dönüyor, tanık olduğum bu anlardan nefret ediyordum.Telsizin basına tim komutanının okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya başladı: "Devrem ben Hüseyin. Geçmiş olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?"Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz Motorola marka, duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve konuştu : "Devrem, bölük komutanı nerde?" Hepimiz derin bir "Oh!" çektik. Telsizden, "İzinde devrem" yanıtı verildi. Suat 3, artik tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü: "Ne olur yaralılarımı alın. Bende yaralıyım. "O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin basındaki devre arkadaşı da bu sözü üzerine mikrofonu fırlattı ve odadan çıktı. Ben kapının hemen esiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe tanıklık ettiğimi düşünüyordum. "Ben de yaralıyım”dan sonra yine ses kesildi. Sabaha kadar hiç konuşmadı Yüzlerce kez yapılan çağrılara cevap vermedi. Artık onun şehit olduğuna ben de inanmıştım. "Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan "Suat 3, Konuşan Suat, Cevap ver!" Çağrısından bıkmış halde bir kösede yığılmışken, birden telsizin mandalina basıldığını fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve on onbeş saniye sonra hayatim boyunca unutamayacağım bir İstiklal Marşı dinlemeye başladım. Mandala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkânı durmuştu. "Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal Marşı’nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklal Marş’ıydı.Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı bitirdiğinde, ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim."Bir daha onun sesini hiç duymadım. Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7 merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı’nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hala inanamıyorum."Hâkimin anıları burada sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda yedi mermi olduğu halde makamı ile istiklal Marşı söyleyen adamdır.Okuyun Arkadaşlar ve bu VATAN için kanlarını akıtan Kahramanlarımızla övünün, gururlanın... Bu ileti Ferhat KAPISIZ tarafından gönderilmiştir. Kadir'i de vurdular! 07.02.2007 SIRRI YÜKSEL CEBECİ "Ey koca dünya ben de öldüm, Belli ki hiç birinizin haberi yok, Hem de DİNK'ten sadece bir gün önce, Ama sen ne duydun, ne gördün, ne de umursadın... Ölümümden hemen sonra kameralar gelmedi oraya. Halk da toplanmadı ellerinde karanfil ve mumlarla, Hiçbir devlet büyüğü ve Amerika da kınamadı ölümümü Ve yazmadılar adımı mezar taşımdan başka, hiçbir yere... Hâlbuki benim adım öz ve öz Türkçe idi: 'Kadir Aydın'. Okunması, söylenmesi ve yazılması onunkinden daha kolaydı, Ama anmadı beni babamdan gayrı kimse, onu andıkları gibi Ve yazılmadı başka hiçbir yere adım, anamın yüreğinden başka... Ben gencecik fidandım, daha hiç tomurcuk vermemiş Ve soldurdular beni Lice'de, hayatımın baharında, Beni de vurdular, ben de öldüm, bilmem duydunuz mu? Ama bulamadılar beni vuranları 32 saatte, belki de hiç aramadılar.. . Ben kendi vatanımda, vatanımı vatansızlardan korumak için öldüm, Ben Türk'tüm, adım Türkçe, ama öğrenemedi adımı hiç kimse, Bir kez bile manşet de olmadım o gül yüzümle gazetelere, İşte ey koca dünya, ben asıl o gün öldüm..." ------------------------------- Bir gül bahçesine girercesine Demek şehitlerimiz arasına sen de katıldın Kadir'im,Demek seni de vurdular hayatının baharında,Gencecik bir fidan iken, daha tomurcuk vermemiş. Bir gün bize de sıra gelecek Kadir'im, Bizi de vuracaklar vatanımızda, vatanımızı vatansızlara karşı savunurken,Biz de gireceğiz bu kara toprağa bir gül bahçesine girercesine...Toprak, uğrunda ölen varsa vatan değil mi Kadir'im? Biz Mehmet'iz, Ahmet'iz, Ali'yiz, Hasan'ız,Kadir'iz, Turan'ız, Cengiz'iz,Bitiremezler bizi Kadir'im, bir ölür, bin diriliriz biz. * Bekliyor seni Peygamber Varsın vurulduğun yere gelmesin kameralar, Varsın öldüğünü kimseler duymasın, Varsın o gül yüzünle manşetlere koymasınlar seni, Varsın bulamasınlar seni vuranları 32 saatte, Varsın hiçbir devlet büyüğü ve Amerika kınamasın ölümünü. Senin karanfillere, mumlara da ihtiyacın yok Kadir'im. Varsın adını yazmasınlar mezar taşından başka hiçbir yere, Sen şehit oğlu şehitsin, isteme bizden makber, Bak sana avucunu açmış duruyor Peygamber! Bir BAŞKA İLETİ Hacıhasanlı köyünde bir düğüne davet edilmiştim. Gecenin ilerleyen saatlerinde içki sofrası hazırlandı. İçkiyi fazla kaçıran birisi sigarasının külünü çalgıcıların (aptalların: Yöresel olarak çalgıcılara böyle hitap edilir) üzerine çırpmaya, bardağındaki rakıyı elbiselerine serpmeye başladı. Bu çirkin davranışa dayayamadım. Yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya çalınca, çalgıcılardan birisi bana dönüp:-Benim hakkımı savunmak sana mı düştü?.Dedi.Ben orada bulunanların yanında mahcup oldum.Çünkü amacım onları korumaktı. Çalgıcının tepkisinden sonra bu konuda konuşmamaya dikkat ettim.Halk arasında bir söz vardır:Mayası cambıldamak (bozuk mayasının ortaya çıkması).Bu çirkin davranışı yapanının o yöre ifadesiyle mayası cambıldamıştı.Yani ayık zamanlarda yapamadığı ,içinde sakladığı duygu ve davranışlar içkinin verdiği sarhoşlukla kendisini göstermişti.Yine halk arasında bir söz vardır:”Uçuruma düşenin kolundan tutmak”.Buna alternatif ve birazda esprili başka bir ifade biçimi vardır:”Uçuruma düşene bir tekme de sen vur”.Bu iki deyimden hangisini benimsediğinizi bilmiyorum ,bana göre doğru olanı uçurumdan düşenin kolundan tutmaktır.Benim buradaki davranışım bununla örtüşür mü? Bilmiyorum ama bana göre kolundan tutmaktı. Her neyse? Burada kısa bir anımı aktardıktan sonra asıl konuya geçmek istiyorum.Geçenlerde tarafımdan hazırlanan bu siteye, izleyicilerin gösterdikleri ilgi, destek ve önerileri için başka bir site aracılığı ile bir teşekkür iletisi gönderdim.Biraz aklı evvel bir adam çıktı.Uyduruk bir isimle akla hayale gelmeyen şeyler yazmaya,iftiralar atmaya başladı.Şimdi o iletilerden bazılarını veriyorum:”web sitesine baktım 1950 lerde gülverende eşkıyanın ne işi var? “.Site incelendiğinde görülecektir ki 1950 lerde Gülveren’de eşkıyaların bulunduğunu ifade eden bir yazı bulunmamaktadır.Çocukluk yıllarımda ….çetelerinin mezalimine ait duyumlarımı anlatan bir yazı var.Belli ki bu yazıdan çok rahatsız olmuş.Şeytan ,acaba bu olaylarla bir ilişkisi olabilir mi? sorusunu aklıma getiriyor. Bir başka ileti:”köyüne 1 ytl bile faydası olmayan insanların mesaj atmaya bile utanmaları gerekmez mi? El insaf. Cami inşaatının yapımı söz konusu olduğundan kampanyaya ilk katılanlardan birisi bendim. Caminin eski yerinin yetersiz olduğu herkes tarafından bilindiğinden iletisi ile 07.04.2006 tarihinde ailemiz adına cami yeri için arsa bağışlandı. Bu ileti halen sitede bulunmaktadır. Bir Çin atasözü var.Bir bölümü şöyle:”………….Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen aptaldır.Ondan sakının”.Bir başka ileti daha: “AYRICA SİTENDE ÜSTE ÖNCE KENDİ ADINI YAZANA KADAR PROF ALBAY AVUKAT LARI ÖĞRETMENLERİ YAZ SONRA KNDİ ADINI YAZ SAYGILI OL DOSTLARINA” Müsaade ette buna ben karar vereyim.Buradaki amacım insanları kariyerlerine göre sıralamak değil,Gülveren İlkokulundan yetişenlerin isimlerini geçmek.Üstelik yaş itibari ile burada adı geçenlerin aşağı yukarı hepsinden yaşlı durumdayım.Emrin olur.Tamam böyle yapacağım.” SELAHETTİN EFENDİ O KÖYDEN YETİŞENLERİ SEN YETİŞTİRMEDİN ÖNEMLİ OLAN KÖYÜN İÇİN NE YAPTIN “Ben hiçbir yazımda böyle bir iddiada bulunmadım. Eleştiri gelişmeyi sağlar. Ancak eleştiri başka çamur atma başka. Bu ikisini birbirinden ayırmak lazım. Ben şimdi başka isim kullanan, adını ve soyadını saklayan ve bildirmeye bile cesaret edemeyen o aklıevvele soruyorum: Bir köyü kendi babanın tapulu malı olarak mı görüyorsun? O kadar mı bencilsin ki köyün adını ağzına alanlara tahammülün bile yok. Bu tahammülsüzlük hakkını sana kim veriyor? Kendi aklın almıyorsa bilenlere sor,belki sen doğmadan önce o köyde yaşayanlar vardı.Bire gafil! Onların orada mal ve mülkleri var. Kendini kanun sanmaya mı çalışıyorsun? Yardım toplamanın yolu bu mu? Ama belki de sen yardım toplama kampanyasını başlatanlara bu yaklaşımınla engel olmak istiyorsun. Onların çabalarını baltalamaya çalışıyorsun? Senin bu baltalama çalışmanın hiçbir faydası yok. Çünkü inanıyorum ki bu işi yapanlar aklıselim kişiler. Sen acaba köyün için ne yaptı? Benim ve benim gibiler için ne yaptı? Sanki benden alacaklıymışsın gibi iletiler yazıyorsun.”Ben çıra ışığında yerde (sergi: kıldan dokunan kilim) üzerinde ders çalışırken, kara lastiğin tabanından kestiğim parçayı silgi olarak kullanırken, sen ve senin gibiler ne yaptı? Sen hiç Şubat ayının dondurucu soğuğunda yaş iç çamaşırı giyip, üzerinde donduktan sonra sınıfta kuruyan öğrenci duydun mu? Ne yaptın? Evinden otuz beş kilometre uzakta yalnız başına okurken ekmek bulamayıp iki üç günlük kuru ekmekleri ıslatıp yerken, kışın dondurucu soğuğunda titreyerek okula giderken sen ve senin gibiler ne yaptı da benden benim gibilerden bir şeyler bekliyor. Özet olarak sen ve senin gibiler kendi ayakları üzerinde durmasını öğrenmeli, balık yemesini değil, balık tutmasını bilmeli, sürekli başkasından zoraki bir şeyler beklememeli, halk deyimi ile kendi yağı ile kavrulmasını öğrenmelidir. Aklıselim kişileri tenzih ediyorum. DUYURU Cuma, 07 Nisan 2006 Tüm Gülveren halkı ve ihtiyar heyetinin dikkatine; Rahmetli babam ve annemin hayatta iken sahip oldukları mülkün, sökülen ev ve önündeki bostana ait arsasını, ALTAŞ ailesi olarak, onların hayrı için, yapılacak olan yeni Camiye bağışlıyoruz. Bunun ihtiyar heyetinde değerlendirilmesini, karar verildiği an arsanın hazır olduğunu bilmelerini istiyorum. Arsanın, köyün girişinde açık bir alanda ve cami yapımı için en uygun yer olduğunu düşünüyorum. Duvarlardaki taşlar da inşaatta kullanılabilir. Ayrıca bilahare Cami adına açılan ZİRAAT BANKASI ŞENKAYA ŞUBESİ 273204735001 Nolu hesaba parasal yardım da yapılacaktır.07.04.2006 Köy camisinin tarihi olması ve yerinin değiştirilmesinin imkansız olmasının öğrenilmesi üzerine , yetersiz olan İlköğretim Okulu binasının yerine yenisinin yapılması şartıyla arsanın okula bağışlanacağı. (Altaş ailesi adına) Selahattin ALTAŞ Hemşerim şaka yapmıyorum belge istemişsin canını kurtarmak için kacakların ne zaman belgesi oldu ben hak erenlerinin hizmetinde ona yardım ediyorumseninle yaşımız aynı 39 yıldır izmirde oturuyorum hürafeye inancak kadar kendimi cahil görmüyorum saten hak aşığının üzerindeki bu hikmeti kimsenin inkar edemiyeceği kadar kesin ve gercektir inanan bir bende saten değilim erenlerin ruhunun zaman mekan kavramı yok bir beyitinde diyorkihancı oldum geldim her mekandabiri la mekanda biri mekandadır işte hak aşığına senin benim veya hiç kimsenin sırrı ve soyu gizli değildir düşün ilk defa gördüğü bir 70 yaşındaki adamın dedsinin ismi babsının evindeki eşyasını gördüğü o şahsın doğrulayıp ispatlamaktadır bizilerede bir kac defa dediki tarih öncesi geldim burada ceşme vardı bu ceşmeden su içtimbizler onun dediği yeri kazıp o ceşmenin toprak borusunu görüyoruz o zaman inanıyoruzbunu bir kac defa denedik ilk denenişi catal oluktan bizim köye su alırken yaşandı söylediki bizlerden önce has tarlaya su aldılar havuz yaptılar şuradan borusu gitti kendi yakınım ben aşığa inanıyorum burayı kazacağım dedi kazdı borusunu cıkardı şimdi boruyu cıkaran sağ köyde izmirdede bu olaylar oldu hak aşıkları hakkın imamlarıdır ve canlı kuranı kerimdir dünyaya gidip gelir hafızaları kayıp olmaz hak sünneti farz olarak hak aşıklarını göndermektedirbu olayın ilk nasıl başladığını nerde oluştuğunu kendi ağzından dinle aşağıda görvlerinin ne olduğunu şiirsel olarak aşık söylemktedir dilersen msnde yazışır ayrıntılı konuşuruz.70H 1 ... HANCI PERVANE
Iğdır’ın Başköy’de takip jandarması idimAtların tavlasının önünde gübreyi alırdım,kapıda cephanelik..Kapısına bakardım şafak atmadan önce nöbet olarak.Günün doğduğu yere yukarı baktım,Gökten bir kapı açıldı başım dolandı silahı kırmayım dedim Çökeyim dedim aklım başımdaydı;sonra bayılmışımO zaman beş kişi geldiler bana dedilerki üç metre kalarak buraya kimse gelemezO zaman bu menerefeyi verdiler :Birinde dünya kuruldu İkincide üç defa dünyaya su dolduÜçüncüde o anda cümle ruhları kef’le nun dan halk ettilerDördüncüde cümle harabeler ve yapılacak binalarBeşincide ne kadar alet varsa canlı veya cansızAltıncıda ne kadar adem ismi varsa hicaplı hicapsız.Gürcistan’da Zöhre Hanım Kız isminde elli santim yanıma geldiBenim ismimi de Hancı Pervane koydularHakk’ın Cemal-i Nur’undan iki bardağa benzer bir nesne koydular içineDoldurup bade dediler .O senin elinden sende onun elinden iç dediler içtik o zamanUyandım ki askerler başımda benim yanıma gelemiyorlarÇök emri vermişler orada duruyorlar atlar da aç geçemiyorlarki atlara yem verelerBana üç metre bize doğru gel dediler ama benim üstüm kanla köpük olmuştu.Silaha yaslanmıştım silah da kan köpük olmuştuYüzbaşı dediki:ne oldu oğlum sana? - bir şey olmadı bana ben aşık oldum,Yüzbaşım,o dediki buraya niye geçemiyorduk? buraya ben dedimki:Burada Muhammed Ali,Fadime,Hasan,Hüseyin vardı ondan geçemiyordunuz.Gabzeden tuttum beyin altındaki noktayaHup oldu kainat cümle Ya kün ale yar Gürcistan’daGördüm hep oldu Ben de Ağrı dağında sehraDoldurdu erenler badeyi Deli gönül ustaz ile yıkandıİç de yan pek olduO zaman beni aldı doktora götürdüler doktora söyledim bana bakma ben iyiyim.Ben doktordan geldimki bölük dizilmiş adam gözlüyorlar danıştım Ankara’dan diyanet reisi geliyorDerhal bana dedilerki imtihan olacağım,iki adam karşıma geçtiİki elini uzattı elimdeki ne dedi,ellerini kapatmış -sağ elindeki leilahe illallah Muhamed Resulullah yazılıSol elindeki sigara.O zaman bana bir türkü söyle.ŞÜKÜR OLSUN YARADANAGÜZEL TERFİ ALANI GÖRDÜMRAHMET DERYASINDAN YUDUM ALMIŞİLİM SORANI GÖRDÜM.Bana aşık dediler..............359 -HANCI PERVANEBir nur indi geldi mahhallaktan beriBir nur indi geldi mahhallaktan yereAdemin anlında gezer bir zamanGezer bir zaman bir zaman heeyHüre yetişti hüre yetiştiŞıtın nan bir oldu güzel bir zamanGüzel bir zaman heeyLeminnen geldi lem ile geldiLeminen geldi lem ile geldiErenlerin bağı sine yetişti güzel bir zamanLem gayretini aldı o canaYüz yirmi dört bin nebi dolaştıHezere yetişti halil ile güzelHalil ile güzel hele yar güzel hele yar güzelHalilden ayakta yürüdü zamanHalilden bir ayak yürüdü zamanAh hele muhamede yetişti durduda tamamDurduda tamam medet heeyMisafir oldu biri birinenBeşe bağladılar fadimede kaldıHasanla hüseyin geldide oldu o tamamOldu bu tamam heyKatreyi ummana saydı erenlerBeşi aldık böyle çümle görenlerYetişti imam bakıraOlduğu bir tamam oldu bir tamamMehdî mağaraya gözle ha gözleGeleçek mehti hele bir zaman hele bir zamanAşıklar ey okur çümleyi birdenYüz dört kitap ile badeyi alırlar doluda tamamBadeyi alırlar doluda tamamEleman eleman Hızır nebiden heyEvrahlar içinde illa demiştirYüz dört kitabi almış yemiştirVuçutunda ya hu söyledikçe fark olur tamamElaman tamam eyler eeyBende hancıyam eeyYareb amaan ruhu mehinde gezdik gezeliÇümle dağlarınnan taşları dolanırızHakkın verdiği noktayı eritmek içinSöyleriz söyleriz canda yorulmaz canda yorulmazNe pilimiz vardır nede dikenimizHer gün met ederik hele gülümüzHer aşığa vermiş gezmek yerimizBütün çümleye elifin nen la mekanı kurmakHerkese öğretip hak ile hak olmakHak nasip ettiği yoluda bulmakÇümlesine ya hu gelir giderizHer nebiyle bizde ulaştık yereHer kitaba ya hu sözümüz bileHerkes ya hu bize mürşüt ile geliriz dileMürşüt ile ya hu geliriz dileAnlatmak içinde sünet ile farzıHak vermiştir bunu tükenmez çiçeğiyle yazıErenler saklasın çümle hümmetü muhamediHer kes bulası arzı heeyHancıyam pervane bu derdim bölünmezYa hu bundan başka halimiz görülmez söyleriz söylerizAh hele yar göze görünmezYar göze görünmez eeyGörünse sevdiği aşıkların helbette yanarBu dünya da ya hu onlara kavuşmak haramHer gün cennete yaşarlar varaŞimdi defterinde hancı zöhreni araİçerde defteri vuçuda yazılmışErenler bağından gelmiş arzıda dolmuşYeter sevdiğim hancıda derler adımaDeftere yazılmış elaman elamanYa tabib heey |